Doç. Dr. Yağmur Say

ERMENİ MESELESİ ve OSMANLI ERMENİLERİ (5)

8 Haziran 2019 23:59
A
a
Vergiler
Osmanlı toplumunda Gayr-i Müslimlerin gittikçe devletten uzaklaşmasının somut gerekçelerinden birincisi vergi ödemeleri ile ilgili ihtilaflardan kaynaklanmaktaydı. Tanzimat Fermanında vergi sistemine el atılmasının sebebi de bu idi. Halkın şikayet ettiği en önemli vergi, devlet adamlarının yer yer suistimallerine de sahne olan Tekalif-i Örfiye denilen gruptu. Özellikle 17. yüzyıldan itibaren çeşitleri ve oranları artan bu tür vergilerin sayısının 97’ye kadar ulaşarak tam bir kargaşaya dönüştüğünü, halkın maddi bakımdan perişanlığına sebep olduğunu görmekteyiz.  
Tartışmaların ve yolsuzlukların en fazla yaşandığı vergi türü yıllık miktarı belli olmayan suistimallere de çok elverişli olan ve devletin önemli sayılan işleri için yapıldığı ileri sürülen vilayet harcamalarıydı. Bu grup harcamaların içerisine askeri malzeme nakliyatından, bazı kışla, cephane gibi tesislerin, inşa ve tamir masraflarını, sancakta misafir ağırlamak üzere tahsis edilen konaklardan var ise beylik sarayına yapılan harcamalara, merkezle veya diğer kaza ve sancaklarla haberleşmeler için kullanılan ulak ve mübaşirlerin maaş ve giderlerinden sancağa gelip giden memurların ikamet, beslenme ve harcırahlarına varıncaya kadar muhtelif giderler girmekteydi. Bazı yetkililerin vali ve adamlarına verdikleri hediyeleri masraf diye halka yüklemesi de sıkça rastlanan durumlardandı.
Vergi düzenindeki olumsuzluklar  Osmanlı teb’asından olan herkesi, Gayr-ı Müslimleri dolayısıyla Ermenileri de yakından etkilemekteydi. Müslümanlar gibi Ermeniler de fahiş vergi ödemekten şikayetçiydiler.
Tanzimat Fermanında vergi adaletinin sağlanmasının gerektiğinden önemle söz edilmesine rağmen, vergi alanında yapılmaya çalışılan ıslahatların bunu tamamen sağlayabildiği söylenemez. Her şeyden önce devletin altüst olan gelir- gider dengesi, buna fırsat vermediği gibi, özellikle dış borç batağına düşülmesinden sonra zaten bu hususta esaslı bir düzenleme yapılması, devletin gelir kaybedeceği korkusuyla sağlanamamıştır.
Normalde Cizye, yıllık olarak nakden alınan, miktarı düşük, orta ve yüksek olarak üç sınıf şeklinde belirlenen bir vergidir. 19. yüzyılda cizye için belirlenen rakamların tahammülü aşacak düzeyde olmadığı görülür. Dolayısıyla genelde şikayetler cizyenin kendisine değil, bununla ilgili olarak görevliler tarafından yapılan suistimal ve hatalara yöneliktir.
 
Memnuniyetsizlikler-Tepkiler-Ayrışmalar
Osmanlı düzeninden mennuniyetsizliğin bir sebebi de bu düzenin Gayr-ı Müslim cemaatlerin yönetimi konusunda dini liderlere verdiği geniş yetkiydi. Bu dönemlerde pek çok yerde, Gayr-ı Müslimlerin kendi dini otoritelerinden çokça şikayetçi oldukları görülmektedir. Osmanlı toplumunda Gayr-ı Müslim din adamlarının oldukça güç sahibi olduğu bu yıllarda Avrupa’da uzun bir zamandan beri, artık din adamları eskisi kadar etkili değillerdi. Osmanlı düzeninin dini karakterine karşılık Batı da yaygınlaşan laik devlet düzenlerinin, Gayr-ı Müslim cemaatler arasında ilgi görmesinin bir sebebi de bu ruhban nüfuzuna duyulan tepkiydi.
Gayr-ı Müslimlerin siyasal yönetime yönelik genel hoşnutsuzluğu, sadece ruhani liderlerin tutumlarından kaynaklanmamaktaydı. Ermeni sarraf ve bankerleri bir taraftan hükümeti dolandırmaya çalışırken, diğer taraftan da kendi halklarını sıkıştırma konusunda devlet memurlarıyla işbirliği halindeydiler. Bu işbirliğini özellikle devletin adını kullanarak kendi kazançlarını daha da artırmak şeklinde gerçekleştirmekteydiler.
19. yüzyılda Osmanlı düzeninin siyasi güçsüzlük, ekonomik verimsizlik, adli yetersizlik, sosyal dengesizliklerine rağmen teb’anın büyük çoğunluğunun ayrılma peşinde olduğunu söylemek olanaksızdır. Bu yüzyılda Balkanlarda bir takım bağımsız devletlerin kurulmuş olması, Hıristiyan teb’anın da, Osmanlı Devleti’nden kitlesel olarak memnun olmadığının göstergesi olarak değerlendirilemez. Bağımsızlık hareketlerinin başarısı, ayrılıkçı toplulukların kararlılığına, örgütlenme becerilerine ve dönemin büyük devletlerinin verdiği yardımlarla büyük oranda bağlantılıdır. Milliyetçi ayaklanmalar başlangıçta toplumun büyük çoğunluğuna dayanan hareket olmaktan çok, küçük bir azınlığın örgütlediği hareketlerdi. Ayaklanan öncü kadro, Osmanlı egemenliğinde sağlayamadıkları ekonomik ve siyasi ayrıcalıkları elde etme peşinde olan, belirli zümrelerdi. Nitekim sonradan bağımsız birer devletin vatandaşı olarak, ortaya çıkanlar, önce uluslaşıp sonra devlet kurmuş da değillerdi. Bunlar, önce devlet kurdular, sonra uluslaşmaya çalıştılar. Uluslaşmak için de bir dış düşman olarak her zaman ve daima Osmanlı’ya saldırmışlardır.
Diğer taraftan, Müslüman ve Hıristiyan gibi din kaynaklı kimlik tanımlamaları yerine etnik kimlikler daha fazla ilgi görmeye başlamıştı. 19. yüzyılda etnik siyasetin ön plana çıkmasıyla milli kiliselerin kurulması hız kazandı. Dolayısıyla bu yüzyıldaki ayrılıkçı hareketler Osmanlı idaresine karşı olduğu kadar, egemen olan Rum Ortodoks kilisesinin kültür emperyalizmine de karşıydılar. Yunan Devleti’nden sonra 1833 de bağımsız Yunan kilisesi, Sırp Devleti’nin kurulmasından sonra Sırp kilisesi kuruldu. 1870 de Bulgar Eksarhhanesi, 1885 de Bağımsız Romen kilisesinin ortaya çıkması aynı sebeplerdendi. Bu bağımsız kiliselerin her biri kendi etnik kimliklerini yaratma veya geliştirme çabası içindeydi.
Ayrılıkçı hareketlere etki eden bir diğer gelişme de Osmanlı Devleti’nde bir takım yabancı sermayeli şirketlerin kurulması ile birlikte bunların işgücü istihdamında takip ettikleri siyasettir. Osmanlı topraklarında yatırım yapan yabancılar, şirketlerin en üst yönetici kadrolarında kendi vatandaşlarını, orta seviye yöneticiliklerde Gayr-ı Müslimleri, en alt seviye ve en düşük ücretli işlerde ise Müslümanları istihdam ederlerdi. Böylece ülkede yabancı sermayeye dayalı iktisadi birimlerde Gayr-ı Müslimlerin ayrıcalıklı konumda bulunduğu bir ortam yaratılmıştı. Dolayısıyla Batının büyüyen ekonomik, politik, toplumsal ve kültürel gücü, mevcut düzeni altüst eden bir değişimi tetikledi.
 
İmtiyazlar- Kapitülasyonlar
Osmanlı Devleti’nin çeşitli nedenlerle bazı Avrupa Devletlerine bir takım imtiyazlar verdiği bilinmektedir. Böyle hareket edilmesinin nedenleri ; ülke ekonomisini canlandırmak, rakip ülkeler arasındaki ilişkileri asgariye indirmek, kendisinin merkezde bulunduğu ve her bir devletle ilişkiye yöneldiği uluslararası bir ortam sağlamak idi. Ancak bu imtiyazlar 17. yüzyıldan itibaren devlet kontrolünden çıkmış ve şartlarını yabancı ülkelerin belirlemeye başladığı bir hal almıştı. Zamanla kapitülasyonlarla ilgili anlaşmaların sınırları aşılarak gümrük vergilerinde muafiyetin çok ötesinde olan ibadet, seyahat, yerleşim, mülkiyet edinme ve hukuki imtiyazı kapsayan bir duruma ulaşılmıştı. Böylece gittikçe yabancı uyrukluların Osmanlı ülkesinde işledikleri suçlardan ötürü, Türk mahkemelerine çıkarılamadıkları, dolayısıyla devletin hükümranlık haklarının zedelendiği bir durum ortaya çıkmıştı.
Yabancılara tanınan hak ve ayrıcalıklar Osmanlı Devleti’nin gücünün yerinde olduğu bir dönemde verilmişti. Ancak, 18. ve 19. yüzyılda güçler dengesi değişti. Gittikçe zayıflayan Osmanlı Devleti, 1856 Paris Antlaşması’yla Avrupa siyasi sistemi kapsamına alınmış, bunun doğal sonucu olarak kapitülasyonlar, sanayileşmiş ülkelerin Türkiye’yi sömürmesini kolaylaştıran bir yöntem haline gelmişti. Böylece büyük güçler sanayi ürünlerini hemen hiçbir gümrük barajıyla karşılaşmaksızın Osmanlı pazarlarına sokuyorlar, ülkenin yerli sanayiini ise iflasa sürüklüyorlardı. (Devam Edecek).
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

alinti yazarlar ALINTI YAZARLAR
hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

e-gazete E-GAZETE
sayfalar SAYFALAR
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
duyurular DUYURULAR
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat


Eskişehir ve Eskişehirspor haberleri için gerçek kaynağınız Son Haber Gazetesi