Doç. Dr. Yağmur Say

ÖĞRETMENLER, EĞİTİM VE ATATÜRK

23 Kasım 2018 19:52
A
a
 
 
"Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder."      
                                                                                                                                    (Mustafa Kemal Atatürk)
 
 
 
İlk Eğitim Kongresi
 
Atatürk, İlk Eğitim Kongresi açılış konuşmasında şunları söylüyordu ;  “Birinci Dünya Savaşı Osmanlı Devleti’ni büyük bir yenilgiye götürdü. Düşmanlarımız bunu fırsat kabul ederek Türk ulusunu bütünüyle yok etmek istediler. Buna karşı ortaya çıkan ulusal çoşkuya Ankara çok büyük bir sahne oldu. Bizi yok etmek, yaşatmamak isteyenlere karşı yaşamak hakkımızı savunmak üzere toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi burada, Ankara’da toplandı.
               Bugün Ankara, Türkiye’nin Milli Eğitimini kuracak olan Türkiye Kadın ve Erkek Öğretmenler Kongresi’nin burada toplanmasıyla övünmektedir. Yüzyılların yüklemiş olduğu derin bir yönetimin boşlayıp, savsaklamasından devlet organlarında açtığı yaraları tedaviye harcanacak yardımların en büyüğünü hiç şüphesiz kültür yolunda kullanmamız gerekir.
               Gerçi bugün maddi manevi güç kaynaklarımızın önemli bir kısmını, ulusal sınırlarımız içindeki vatan topraklarımızda işgalci bulunan düşmanlara karşı kullanmak zorundayız. Bununla birlikte ülkemizin kültürü için ayrılabilecek olanlar, az da olsa, gelecekteki eğitimimize dayanak olacak bir temel kurmaya yeterli değildir. Ancak yeterli koşullar ve araçlara sahip oluncaya kadar geçecek savaş günlerinde bile dikkatlice hazırlanmış bir Ulusal Eğitim Programı oluşturmaya ve var olan Eğitim örgütümüzü bugünden daha yararlı bir faaliyetle çalıştıracak ilkeleri hazırlamaya zaman ayırmalı ve çalışmalıyız.
               Şimdiye kadar sürdürülen eğitim yöntemlerinin, ulusumuzun tarihsel süreç içinde, ne yazık ki, geri kalmış olmasında önemli bir etken olduğu inancındayım. Onun için bir Ulusal Eğitim Programı’ndan söz ederken eski devri saçma sapan ve yaratılış özelliklerimizle hiç de ilişkisi olmayan yabancı düşüncelerden, doğudan ve batıdan gelebilen etkilerden bütünüyle uzak, ulusal ve tarihi karakterimize uyan bir kültürden söz ediyorum.
               Çünkü ulusal dehamızın tam olarak gelişerek ortaya çıkması ancak böyle bir kültür ile sağlanabilir. Gelişigüzel izlenecek bir yabancı kültür şimdiye kadar izlenen yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir. Kültür zeminle uygundur. O zemin de Türk ulusunun mükemmel karakteridir. Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara özellikle varlığı, hakkı ve birliği ile genel olarak saldırgan yabancı unsurlarla mücadele gereğini ve ulusal düşünceleri boğmaya çalışan her karşı fikre şiddetle ve özveri ile savunma yapmanın gereği öğretilmelidir. Yeni kuşağın bütün ruhi güçlerine bu özellikler ve yeteneğin verilmesi önemlidir. Devamlı ve müthiş bir savaş şeklinde beliren milletlerin hayat felsefesi, bağımsız ve mutlu kalmak isteyen her ulus için bu olgun özellikler şiddetle istenmektedir. Ayrıntılarını tamamen uzmanlarına bırakmak istediğim bu mesele hakkındaki genel görüşlerimi tamamlamak için yeni kuşağın donatılacağı manevi özellikler arasında kuvvetli bir erdemlilik ve kuvvetli, düzenli ve sağlam düşünceden de söz etmek zorundayım.
               Eğitim Bakanlığı’nın halkı tanımış, çevreyi ve memleketi değerlendirmiş, öğretmen ve uzmanlardan oluşan bir ilim ve kültür kongresini Ankara’da toplamayı düşünmüş olması ve bugünkü zor koşullara rağmen bu girişiminde başarısını büyük bir saygıyla anarım.
               Büyük tehlikeler karşısında uyanan milletlerin ne kadar kararlı oldukları tarihçe ispat edilmiştir. Silahıyla olduğu gibi beyniyle de mücadele etmek zorunda olan milletimizin, birincisinde gösterdiği gücü ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur. Milletimizin temiz karakteri yetenek ile doludur. Ancak bu doğal yeteneği ortaya çıkarabilecek yöntemlerle donatılmış vatandaşlar gereklidir. Bu görev de sizlere düşüyor.
               Ulusal Hükümetimizin ciddiyet ve içtenlikle istediği derecede Türkiye kadın ve erkek öğretmenlerinin hayat ve refahını henüz sağlayamamakta olduğunu biliyorum. Fakat milletimizi yetiştirmek gibi kutsal bir görevi üzerine alan yüce heyetimizin bugünün durumunu dikkate alacağından ve her zorluğu yenerek bu yolda gayet sabırla yürüyeceğinden şüphem yoktur.
               Göreviniz çok önemli ve hayatidir. Yüce Tanrı’dan dilerim.”
 
 
 
13 Temmuz 1921
 
Türk milletinin kaderini tayin eden ve Türk milleti için bir ölüm kalım savaşı olan Sakarya Meydan Muharebesi başlamadan önce, düşman ordusu Polatlı yakınlarına kadar gelmiş, top sesleri Başkent’ten duyulur olmuştu. Kütahya, Eskişehir saldırıları tüm hızıyla devam ederken Ankara’da Meclis’in Konya veya Kayseri’ye taşınması konuşuluyordu. Halk tedirgindir. Kimi vekiller ümitsizliğe kapılmışlardı. Oysa Atatürk’ün aklında farklı düşünceler vardır. Büyük uğraşlar vererek kurduğu ve kısa sürede mucizeler yaratan düzenli orduyu giydirmek, askerin karnını doyurmak, silah, cephane bulmak, sahipsiz mallara el koymak, demirci, dökümcü, nalbant, terzi, marangoz, doktor, hemşire bulmak ve tüm bunları yapabilmek için bir komisyon kurmak.
            İşte, tam bu karmaşık olay ve sorunların yaşandığı, düşmanın kapıda olduğu sıcak günlerdir. Misafiri geldiğinde ikram edecek kahve bulamayan Mustafa Kemal Atatürk, meclisteki odasında çalışmaktadır. Kapı çalar ve Hamdullah Bey içeri girer. “Paşam” der. “Mazhar Müfit Bey’in başkanı olduğu Öğretmenler Derneği Eğitim Kurulu birkaç gün içinde burada toplanacak. Ancak Fevzi Paşa’yla konuşunca tereddüte düştüm. Savaşın yoğun olduğu bu dönemde toplantı yapmak doğru olmayacak. Uygun görürseniz erteleyelim”.
            Atatürk tebessüm eder: “Hayır, Hamdullah Bey” der. “Cehaletle savaş, düşmanla savaştan daha az önemli değil ki! Toplantıya katılacağım ve konuşacağım”.
            Olanaksızın gerçek olduğu Büyük Zafer’den sonra da Mustafa Kemal Atatürk öğretmenlere şöyle seslenir :
              
“Hanımlar, Beyler!
               Memleketimizin en bayındır, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı yenilgiye uğratan zaferin sırrı nerededir bilir misiniz? Orduların, yönetimin de ilim ve fen ilkelerini rehber kabul etmesindendir. Milletimizi yetiştirmek için asıl olan okullarımızın, üniversitelerimizin kurulmasında aynı mesleği takip edeceğiz. Evet, milletimizin siyasi, sosyal hayatında, milletimizin düşünce eğitiminde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk Milleti, Türk sanatı, ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün güzelliğiyle meydana çıkar”.
            En iyi yetişmiş ve okumuş nesillerin Trablusgarp’dan Çanakkale’ye, Sarıkamış’tan Sakarya’ya kadar yok edilmiş olduğunu, Cumhuriyet kurulduğunda okuma- yazma oranının sadece % 3 civarı olduğunu düşünerek gelecek kuşakları yetiştirecek öğretmenlerin, doktorların, mühendislerin, sanatçılar, yazarlar, bilim adamlarını yani Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini oluşturacak kuşakların yetiştirilmesinin destansı öyküleri, bugün de, yarın da, kuşaklardan kuşaklara aktarılmalıdır.
            Askerde okuma- yazma öğrenen başçavuşları köylere gönderip halka okuma- yazma öğrettiren Mustafa Kemal Atatürk bir başka olanaksıza daha el atar. Son derece kısıtlı bir bütçesi olan genç Cumhuriyet’in geleceği için tüm yurdu tarayarak, duyurularla, sınavlarla tam 750 başarılı genç saptar. Her birinin ilgi alanları, ders notları ve sınav sonuçlarına tek tek ve bizzat bakarak not alır.
            Sonra neler olur ? Bunları Sadi Irmak’tan dinlemek gerek ;
            “Avrupa’ya talebe yollanacaktır. Allah! Allah! Lozan yapılmış ama, henüz tasdik olmamış. Memleket her köşesinden, bucağından kanıyor. Harabe içinde. Düşman tahrip etmiş. Avrupa’ya talebe göndermek, lüks gibi gelen bir şey. Gidelim bari kaderimizi deneyelim. İşte Necip Fazıl, Burhan Ümit’lerle beraber, o yüz elli kişi arasından on bir kişi seçilmişiz. Nereye gideceğimizi bize sordukları zaman, dedik ki: Hükümet nereyi isterse. Bilhassa Atatürk acaba bir şey ister mi? Benim, naçizane adımın kenarına, Berlin Üniversitesi’ne gitsin, diye yazmış. Artık başka yer hatıra gelebilir mi? Yola çıkacağım. O zaman uçak falan yok. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Haydarpaşa’ya geldim. Karşıya geçtim. Elimde tahta bir bavul, içinde üç para eşya, vakit geldi. Sirkeci Garı’ndayım, ama kafam çok karışık. Korkuyorum. Dil bilmem, iz bilmem. Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı? Tam vazgeçtiğim, döndüğüm sırada bir müvezzinin ismimi çağırdığını duydum. “Mahmud Sadi! Bir telgrafın var. Şaşırdım, Mahmud Sadi bendim ama benim burada olduğumu kim biliyordu ki? Benim, dedim. Telgrafı açtım, aynen şunlar yazıyordu: Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, hepiniz ateş gibi, alevler olarak geri dönmelisiniz. İmza: Mustafa Kemal. Okuyunca, biraz önce düşündüklerimden olağanüstü utandım. Olur mu böyle bir şey? 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider, dünya lideri olmasın da ne olsun! Yıl, 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz, bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme, dedim. Düşünün 1923’te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi? Gittim, çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm. Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum. Kürsü başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım. Ben kim miyim? Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak’ım”.
            İşte, ulusal gerçeğimiz. En önümüzde gidenlerin bile yüzlerce yıl önünde ilerliyor Mustafa Kemal Atatürk.  
 
Sonuç
 
Türkiye Cumhuriyeti Devleti çağdaş eğitim anlayışına ve sistemine Atatürk Devrimi’yle geçmiştir. Çağdaş, laik öğretmenler Atatürk devrimiyle yetiştirilmeye başlanmıştır. Osmanlılar döneminde okur yazar oranının % 3’lerin altında olduğu bu ülkede “Medrese” eğitimi veya Padişah ve saray eğitiminden (Birun, Enderun) çağdaş, dünyayı ve bilimsel gelişmeleri takip eden ve laik bir anlayışa geçmeleri elbette kolay olmayacaktır.
Türk eğitim sisteminin gittikçe dinsel argümanlarla ve dinsel kaynak ve yöntemlerle değerlendirilmeye ve uygulanmaya başlamasıyla bu ülkede artık çağdaş bir eğitimden ve çağdaş bir “Öğretmen” tipinden (çağdaş ve bilimi kendilerine mürşit edinen öğretmenleri tenzih ederek) bahsetmek de zorlaşmaktadır.
Örneğin gelinen sürecin sonunda bugün çok ciddi yapısal ve kaliteye dönük sorunlar ortadayken nicel sorunları tartışmaya durmuş nitel sorunları göremez hale gelmiş bulunmaktayız. Örneğin bu ülkenin aydınları ve ulusal eğitim politikalarını belirleyen seçkinler eğitim sistemimizi hangi ölçekte ve hangi argümanlarla tartışmaktadırlar. Sorunlar çok ama çözüm yollarındaki siyasal duvarlar daha kalın ve yıkılamaz gibi duruyor.
Sorunlar bu kadar çok ve derinken “Öğretmenler Günü Kutlamaları” da bir o kadar ibretlik. Gerçi bu gün Mustafa Kemal’in “Başöğretmenlik” i almasıyla başlıyor ama o günün öğretmen ve eğitim anlayışları ile bugün yaşananlar aynı mı ?
Bu gün öğretmenlerin yetiştirilme kriterlerinden, yetiştirilmedeki toptancı ve sathi anlayışlardan, özlük haklarından, geçim sıkıntılarından, tedrisatın ilkelliğinden, atanamayan, atanamadığı için intihar eden, geçinemeyen, psikolojik sorunlar yaşayan binlerce öğretmen adayından, dünya eğitim sistemi içindeki yalnızlığımızdan,  ilk 500’e girememiş üniversitelerden, öğretim kadrolarının hiç hak etmeyen tiplerle yıllarca şişirildiğinden, anlama ve yazma yetenekleri, günden güne azalan, düşünmeyen, sorgulamayan, hatta Türkçeyi bile iyi konuşamayan, yazamayan, mezun olmuş lise öğrencilerinden, üniversite mezunu cahillerden, üniversite sisteminin hantallığından ve ilkelliğinden, kitap okumayan, gazete okumayan, kendi tarihini bilmeyen öğrenci ve öğretmenlerden, FETÖ’nün verdiği sınav sorularıyla öğrenci olmuş, öğretmen olmuş, öğretim üyesi olmuş bu sahtekarlardan, İlkokuldan Liseye kadar “İmam Hatip”leştirilmek istenen eğitim sisteminden, ders kitaplarından Mustafa Kemal’in silinmeye çalışılmasından, okullarımızda “Andımız”ın neden okutulmadığından, anokronik bir kafayla, bilimsel hiçbir temele dayanmayan, yalanlar ve yanlış, hezeyanlarla dolu bir “Türk Tarihi Yaratma” çabasından  bahsetmeyelim mi ? Yazık!!!
Her şeye rağmen bugün eksiklikleri, siyasal çıkarlara kurban edilmişlikleri de olsa, bu çağdaş okullar, çağdaş üniversiteler ve onların değerli öğretmenleri varsa, bunun yegane temeli Mustafa Kemal Atatürk ve Laik Cumhuriyettir. Bizler çağdaş ve laik eğitim anlayışından uzaklaştığımız sürece iyi öğretmenler, iyi öğrenciler, iyi akademisyenler yetiştiremeyeceğiz. Bu böyle biline!
Sevgili Öğretmenler ve atanamayan öğretmen adayları Atatürk’e ve Cumhuriyet’in Laik eğitim anlayışına bir daha göz atmanız dileğiyle…
 
"Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz bir 'millet' adını alma yeteneğini kazanamamıştır." (Mustafa Kemal Atatürk)
 
 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

alinti yazarlar ALINTI YAZARLAR
hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

e-gazete E-GAZETE
sayfalar SAYFALAR
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
duyurular DUYURULAR
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat


Eskişehir ve Eskişehirspor haberleri için gerçek kaynağınız Son Haber Gazetesi