Doç. Dr. Yağmur Say

KUVÂY-I MİLLİYE (MİLLÎ KUVVETLER) (4)  

23 Mart 2019 22:26
A
a

 
Kuvây-ı Milliye’nin Tasfiyesi
 
            Kuvây-ı Milliye’nin en becerikli ve önemli reisleri, hiç kuşkusuz Reşit, Tevfik ve Ethem’dir. Ethem daha çok ün yapmış olmasına rağmen, diğer iki büyük kardeşinin önemini küçümsemek de mümkün değildir. Kuvây-ı Seyyare’nin idaresinde savaş tekniği bakımından yetki ve üstünlük Ethem’de, genel politika bakımından da söz, Reşit’tedir. Ortanca kardeş Tevfik’in ağır basan belli bir yönü yoktur. Daima Kuvây-ı Seyyare ile bulunmuş ve Ethem’e zaman zaman vekalet etmiştir. Reşit, Harbiyeyi Mustafa Kemal Paşa’dan bir yıl önce bitirmiş ve piyade Yüzbaşısı iken ordudan ayrılmıştır. Belki maceracı yaratılışta, belki de iyi bir Osmanlı vatanseveri olduğu için bütün savaşlara katılmış ve Birinci Dünya Savaşı sonunda yetişmiş bir milis komutanı olarak hayattadır. Reşit, Trablusgarp’ta, Batı Trakya’da ve Birinci Dünya Savaşında, İttihat ve Terakki’nin birinci sınıf savaşçı kadrosu içinde de yer almış olmanın gururunu taşımaktadır. O, çağın bir çok önemli kişilerini, bu kadroya dahil oldukları için yakından tanımış, kendileriyle arkadaşlık etmiş ve şartlar gereği, onlardan övgü görmüştür. Milli Mücadele’de, Reşit, Tevfik ve Ethem kardeşlerin takındıkları isyancı tavır, Kuvây-ı Seyyare ile elde ettikleri başarılar sebebiyle “şımardıklarına” atfedilir. Halbuki bu zaaf, Reşit’in karakterinde mevcuttur. Dönemin önemli kişiliklerine göre O; “Tabiatı itibarıyla yönetilmesi güç, idraki ve devlet terbiyesi zayıf, mağrur ve şımarık bir kişidir”. Bu nedenle, yalnız Milli Mücadele’de değil, daha önceki savaşlarda da tatsız olaylar yaratmış ve beraber bulunduğu kişileri fazlasıyla uğraştırmıştır. Ordudan yetişmiş olduğu halde, Reşit, daha Balkan Savaşı sırasında bir subay aleyhtarı olmuştur. 1913 tarihinde yazdığı resmi bir yazıda “Cenabet Zabitler” diye subayları küçümsemekten çekinmemiştir. Milli mücadelede nizami orduyu istemeyişi ve subay düşmanlığı eski bir geçmişe dayanmaktadır. Tam bu basit çeteci mantığı ile “silahla olur salah” diyen Reşit, bu görüşünü TBMM’nin 19 Ağustos 1920 günlü üçüncü oturumunda da ifade edecektir. Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde de mebus olarak bulunduğu halde, TBMM’nin ne için toplandığını, ne yapacağını idrak edemediği, her şeyin yalnız silahla halledileceğini sandığı konuşmasından anlaşılmaktadır;
 
            “Burada Hey’et-i Hükümet var. Bir Hey’et-i İcraiye var. Bendenizce, hepimiz dağılalım. Lazım olan vazifeyi mıntıkalarımızda tamamıyla üzerimize alalım ve bunlar burada vazifeleriyle meşgul olsunlar. Hatta mümkün ise silahlı olarak bir şey yapalım. Hülasa, memleketimiz lehinde propaganda yapalım. Sonra, muhterem arkadaşlar, bu heyet, bu âzây-ı kirâmı, birçok memleketlere, Avrupa’ya, Fransa’ya, Amerika’ya benzetiyorlar. Biz hiç birine benzemeyiz. Biz, istiklali, namusu, haysiyet-i milliyesi, haysiyet-i payimal edilmek üzere hücuma uğramış bir milletiz. Böyle olan bir millet burada- esassız diyeceğim affedeceksiniz- çünkü öyle görüyorum. Pek öyle lüzumlu olmayan şeylerle ne için kendimizi meşgul edelim ve esaslı şeyleri bırakalım? Elhasıl bizim üzerimize en büyük tereddüp eden vazife, hepimiz silahlı olarak dağılalım, o dördüncü maddedeki iki kişi de fazla. Bir vakt-i muayyen tayin edelim. İki, üç, yahut dört ay sonra geleceğiz, sizi kontrol edeceğiz diyelim. Hükümeti bırakalım gidelim. Milletin ruhuna, hayatına taalluk eden iş asıl taşradadır ve tüfengin ucundadır. Birer kişi kalsın, kontrol mahiyetinde hükümeti. Ona da lüzum yoktur bendenizce, fakat, bu kadar bir heyetin burada kalması ve diğer âzây-ı kirâmın kaffeten cephelere gitmesi, işte bendeniz bunu teklif ediyorum”.
 
            Ethem, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında kanun (inzibat) çavuşu olarak Harbiye Nezareti’nde bulunmuş ve daha sonra İran ve Azerbaycan’da ihtilaller çıkarmak üzere hazırlanan milis kuvvetlerinde çalışmıştır. Ethem’in Kuvây-ı Milliye komutanlığı’nda gösterdiği üstün başarıda, daha önce asker ve milis olarak geçirdiği tecrübelerin rolü büyüktür. Eski bir subay olan (Piyade yüzbaşılığından ayrılmıştır) Tevfik de, diğer iki kardeşinden daha az asker değildir. Devamlı olarak Kuvây-ı Seyyare ile bulunduğu için Reşit ve Ethem kadar dikkat çekmemiştir. Ancak Kuvây-ı Seyyare’nin karıştığı olumlu veya olumsuz bütün işlerde en az Reşit ve Ethem kadar rolü vardır. 1919 Haziran ayı sonlarında, yanında 8 atlı olduğu halde Salihli, Alaşehir bölgesinden gelen Ethem, kısa zamanda kuvvetlerini çoğaltmış ve diğer milis kuvvetlerini kendisine boyun eğmeye zorlayarak, ya dağıtmış ya da emri altına almıştır. 1920 yılı başlarında, Batı Cephesinde en büyük milis kuvveti Ethem’in kumandasında bulunmaktadır. Anzavur hareketinin, Adapazarı, Düzce ve Bolu karşı ihtilal hareketlerinin, Yozgat ayaklanmasının bastırılması Ethem sayesinde mümkün olmuştur. Ordu birlikleri, bu iç savaşlarda başarı gösterememişlerdir. Subaylar, “nizam ve düzen” adamı olarak, ne halka zulüm yapıp terör yaratabiliyorlar ve ne de askerlerin yağma yapmasına göz yumabilmişlerdir. Bu durum, ordu ve Kuvây-ı Milliye ikiliğinin yaratılmasına ve Ethem’in itibar kazanmasına, buna karşılık ordunun tamamen gözden düşmesine yol açmıştır. Halbuki, Kuvây-ı Seyyare, düşman karşısında ordu gibi başarılı olamamaktadır. Bu konuda, Ethem ile beraber muharebelerde bulunan 61. Tümen Komutanı Albay İzzettin (Orgeneral İzzet Çalışlar) şöyle demektedir;
 
            “Kuvây-ı Seyyare kumandanları, kendiliklerinden muharebeye karar verirlerdi. Muvaffak olamayınca gene hiçbir tarafa haber vermeyerek kaçarlardı. Bunlarla düşman karşısında omuz omuza bulunmak bir endişe idi”.
 
            1920 yılı sonlarında Ethem ve kardeşleri, artık dizginlenemez olmuşlardır. TBMM’nin Anadolu’da otorite sağlamasına çalışıp, büyük hizmetler yaptıkları halde, şimdi kendileri bu otoriteyi tanımak istememektedirler. Komutanlar ve subaylar Ethem’in tavrından rahatsız olmakta ve endişe duymaktadırlar. Bir kurmay subay, o gün tuttuğu notlarda, adeta bütün ordunun görüşü sayılması gereken şu düşünceleri kaydetmektedir;
 
            “Yozgat İsyanı’nın bastırılması, üç kardeşler Kuvây-ı Seyyaresinin her ferdini zengin etmiş ve Kuvây-ı Seyyare’nin mevcudunu arttırmıştır. Ethem ve kardeşleri bu isyanı bastırdıktan sonra, kuvvetleriyle birlikte Ankara üzerinden geri döndükleri vakit, Ankara’da kendilerine gösterilen tezahürlerle, Anadolu’nun hükümet merkezinde dahi biricik kuvvet, şeref ve iktidar sahibi adamlar olduklarını gördüler. Balıkesir, Bursa, Adapazarı, Düzce ve Hendek’ten sonra, Anadolu’nun ortasında dahi at oynatarak, hemen bütün orta ve garbi Anadolu’da şan, şöhret ve nüfuz kuran Ethem ve kardeşleri, kendilerini milli ihtilalin efendisi saymakta haklı görüyorlardı. Onlar, Büyük Millet Meclisi’nde dahi mühim tutarlara malik oldular. Belki de, düşüncelerine göre, bütün Milli Anadolu varlığı, Meclis ve Hükümet onların tüfeklerinin kuvveti ile yaşıyordu. Onlara tekrar cephede bir vazife almak üzere Eskişehir’e göndermek bile, nezaket ve siyasetle halledilmiş bir mesele oldu. Onlar, merkezi vaziyette bulunan Ankara’da kalarak icabında, Anadolu’nun diğer taraflarında zuhur edecek ihtilalleri söndürmeye hazır bir kuvvet olarak kalmak arzusunu izhar ediyorlardı. Bununla kasdettikleri hedef malumdu. Fakat vatani hamiyetleri mevzubahs edilerek ve koltuklanarak, Eskişehir’e, Garp Cephesi emrine hareket etmelerine muvafakat ettirildiler. Ethem, Garp Cephesi Kumandanının emrine girmeyi de izzet-i nefsine yediremiyordu. Fakat, Garp Cephesi Komutanı General Ali Fuat’ın hakimane siyaseti ve hareketi sebebi ile gemi azıya almadı. Ankara’dan Eskişehir’e gelen Kuvây-ı Seyyare hiç kimseye müracaat etmeksizin, kendi konakçı subayları vasıtasıyla, keyiflerinin istediği en güzel evleri boşaltarak, sahiplerini içlerinden kovup yerleştiler. Cepheye hareket etmezden önce, biraz yorgunluk çıkardılar. Günlerce gezdiler, eğlendiler, at oynattılar. Yozgat’ta çalıp çırptıkları banknotları, sarı liraları, kadınlara mahsus asım takımlarını, burada israfla sarfeylediler, kamçılarını gümüşlettiler, kılıçlarını savatlattırdılar, hesaplarını düzelttiler. General Ali Fuat,  bu Kuvây-ı Seyyareyi Bursa cephesine ve İnegöl civarında Uludağ’ın şarkındaki köylere yerleştirerek, bunları cephede meşgul etmek ve Beyce mıntıkasından Bursa üzerine akınlar icrası suretiyle, onların kahramanlıklarından istifade etmek istiyordu. Fakat onlar, ciddi işlere girmek arzu etmediler. Onlar Simav, Tavşanlı ve Demirci mıntıkasını istiyorlardı. Bu mıntıkadaki halk, evvelce onların aleyhinde tezahürlerde bulunmuşlardı. Bu halktan intikam almak lazımdı. Bundan maada, buradaki düşman kuvvetlerinin zayıf ve dağınık olduklarını biliyorlardı. Bu sebepten Eskişehir istirahatı bittikten sonra Kütahya ve Demirci üzerine hareket eylediler. Abdullah isimli bir serseriyi de Kütahya’da mümessil veya Vali olarak bıraktılar. Kuvây-ı Seyyare, Simav ile Demirci arasında tesadüf ettiği bir düşman piyade taburunu geriye sürdü. İleri yürüyüşe devam etti. Birkaç gün sonra civarda bulunan birkaç bölükle takviye edilmiş olan bu düşman müfrezesine taarruz etti. Buradaki muharebeyi Kuvây-ı Seyyare güzel yaptı. Bir taburdan fazla muntazam düşman kuvvetlerini bozguna uğrattı. Düşman yüzlerce ölü ve on beş kadar yaralı ve yarasız esir bırakarak, hafif ve ağır makinalı tüfekleriyle bir çok eşya ve teçhizat terkederek kaçtı. Kuvây-ı Seyyare’nin de zaiyatı vardı. En ileri gelen reislerinden Hafız Hüseyin Bey, şehit olmuştu. Bursa ve Balıkesir mağlubiyetlerinden sonra, küçük miktarda da olsa, bir düşman müfrezesine karşı istihsal edilen bu muvaffakiyet, Ethem ve kardeşlerinin şöhret ve nüfuzunu  yeniden çok arttırdı. Bundan maada, muntazam ordunun, mecburi askerlik sistemiyle teşkil edilen kıtaların artık bir iş göremeyeceği, maaşlı asker, yani çetecilik usulünün umumi olarak tatbiki, tabur, alay ve tümenlerin lağvedilmesi hakkında öteden beri yapılmakta olan propagandaya bir kat daha kuvvet verildi. Artık, Eskişehir sokaklarında, açıktan açığa subayların ve mecburi askerlik hizmetinin kaldırılması lüzumu hakkında aklı eren veya ermeyen herkes bağırıp, söylüyordu. Şarktan gelen Yeşilordu teşkilatına girmiş olan birçokları da aynı propagandayı yapmakta idiler”.
 
            Kuvây-ı Seyyare’yi ve başındakileri denetim altına almak, bir ordu birliği gibi yararlı hale sokmak için çok uğraşılır. Özellikle Mustafa Kemal Paşa, işi tatlılıkla halletmek istemektedir. Aylarca toplantılar yapılır, heyetler gidip gelir, fakat hiçbir sonuç alınamaz. İcra Vekilleri Heyeti 1920 Aralık ayı sonunda durumu görüşerek, şu karara varacaktır;
 
            “ 1- Birinci Kuvve-i Seyyâre, diğer bütün kıtaat-ı askeri gibi bilâ-kayd ve şart Büyük Millet Meclisi’nin kavâninine ve nizâmat ve evâmir-i hükümete tebâiyet ve itâatle mükellef ve zapt-u rapt-ı askeri ile mukayyettir.
                2- Birinci Kuvve-i Seyyâre kumandanlığının, vezâif ve husûsât-ı askeriye’den dolayı bi’l-cümle teklîfât ve mütâlaâtı, ancak taht-ı emrinde bulunduğu kumandanlığa ve mezkur kumandanlık vasıtası ile icap eden makâmâta iblağ olunur.
                3- Hususât-ı mezkûre ile iştigâl Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Riyâseti’ne aittir”.  (Devam Edecek).
 
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

alinti yazarlar ALINTI YAZARLAR
hava durumu HAVA DURUMU
anket ANKET

e-gazete E-GAZETE
sayfalar SAYFALAR
arşiv HABER ARŞİVİ
linkler LİNKLER
duyurular DUYURULAR
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat


Eskişehir ve Eskişehirspor haberleri için gerçek kaynağınız Son Haber Gazetesi