Eskişehir’de kırsaldan kente göç, hız kesmeden devam ediyor. 80’li yıllarda yüzde 44 olan kırsal nüfus, 2000’de yüzde 28’e, 2025’te ise yaklaşık yüzde 11’e geriledi. Veriler son 45 yılda Eskişehir’in belirgin bir şekilde kentleştiğini gösterirken, birçok şehrimizde benzer tablolar olması “kendi kendine yetebilen ülke” tanımının da artık geçersiz olduğunu ortaya koyuyor.
ESKİŞEHİR’İN YÜZDE 90’I MERKEZDE YAŞIYOR
Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi 2025 verilerine göre Odunpazarı’nda 431 bin 652, Tepebaşı’nda 398 bin 129, Sivrihisar’da 20 bin 189, Çifteler’de 14 bin 487, Seyitgazi’de 12 bin 565, Alpu’da 9 bin 725, Mihalıççık’ta 7 bin 605, Mahmudiye’de 7 bin 407, İnönü’de 6 bin 114, Beylikova’da 5 bin 611, Günyüzü’nde 5 bin 8, Sarıcakaya’da 4 bin 477, Mihalgazi’de 2 bin 861 ve Han’da 2 bin 126 kişi yaşıyor. 927 bin 956 nüfuslu Eskişehir’de, 829 bin 781 kişi merkez Odunpazarı ve Tepebaşı’nda ikamet ediyor. Neredeyse nüfusun yüzde 90’ı, merkezde hayatını sürdürüyor. Nüfusun yalnızca yüzde 10,6’sı kırsalda yaşamayı tercih ediyor.
KAPİTALİZM ÜRETİCİLERİ KORUNAKSIZ HALE GETİRDİ
Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fuat Güllüpınar, kırdan kente göçün nedenleri ve sonuçlarıyla ilgili değerlendirmelerde bulundu. Kırdan kente göçün aslında dünya trendlerini izlediğini kaydeden Güllüpınar, “100 yıl önce dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 80’i kırda yaşıyordu. Bu çok hızlı bir şekilde dönüşüme uğradı. Bu Eskişehir’in başına gelen sosyolojik dönüşüm, aslında dünyadaki eğilimlerle benzer bir yöne sahip. Kapitalizmin tarımsal alana girişi, küçük ölçekli üretim yapan aileleri bir şekilde daha korunaksız hale getirdi. Tarım sektöründe tohum tekelini elinde bulunduran büyük küresel kapitalist şirketler var. Onun dışında makineleşme ve teknolojinin tarıma girmesi, emek gücünü neredeyse geçersiz hale getirdi. Kırda eğer emeğinizin bir değeri yoksa, bunu makineler yapıyorsa sizin bir şekilde kendinize başka bir istihdam alanı bulmanız lazım; şehirlere göçmeniz lazım. Her şey çok hızlı ve birlikte oldu. Bu teknolojinin gelişmesine eşlik eden bir de bilgisayar teknolojileri ve dijitalleşme süreçleri oldu” dedi.
KENTLERDE CİDDİ BİR DAR BOĞAZ YAŞANIYOR
Güllüpınar: “Biz göç alanında çalışanlar olarak iki temel faktöre odaklanırız: itici ve çekici faktörler. İtici faktörler, kırsal alanda yaşamı zorlaştıran ve insanları kentlere yönelten etkenlerdir. Kapitalizmin tarıma girişiyle birlikte kırın çözülmesi, hem ekonomik hem de sosyal ilişkiler açısından ciddi bir dönüşüm yarattı. Toprağın parçalanması ve verimsizleşmesi de bu sürece eklendi. En önemli etken ise teknoloji ve makineleşmenin tarıma girmesiyle birlikte kırsal emek gücünün değerini kaybetmesiydi. Buna karşılık çekici faktörler ise kentlerin sunduğu imkanlardı. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin daha güçlü ve erişilebilir olması, günlük yaşamda sağlanan kolaylıklar, doğalgaz, elektrik ve internet gibi temel hizmetlere rahat ulaşım ve genel olarak yaşam konforu insanların kentlere yönelmesini sağladı. Bu faktörler birlikte kırsal göçü hızlandırdı. Ancak bazı kentler, bu yoğun nüfus hareketini sosyolojik olarak kaldırabilecek kapasitenin üzerine çıkan bir akımla karşı karşıya kaldı ve bu durum ciddi bir dar boğaz yarattı. Kırdan kente göç süreci, önemli sosyolojik sorunları da beraberinde getirdi.”
ÜNİVERSİTELERİN ETKİSİ BÜYÜK
Odunpazarı ve Tepebaşı’nın çekim merkezi olmasında üniversitelerin büyük rol oynadığını kaydeden Güllüpınar, “Üniversiteler özellikle 1990’lı yıllardan sonra Eskişehir’de önemli bir çekim merkezi oldu. Hem şehrin ticari dinamizmine katkısı oldu hem de kültürel bir havza yarattı. Öğrenci nüfusu aslında bir tür yaşam tarzı havzası da oluşturdu. Bu, Eskişehir kentini marka kente dönüştürdü. İç turizmde de bir canlanma var. Sadece öğrencilerin burayı tercih etmesi, burada rahat, ferah, öğrenci dostu bir iklimin olması değil; öğrencileri çeken aynı zamanda buranın çok talep görüyor olmasıdır. Temiz, erişilebilir bir ulaşım ritmi var, öğrenciler açısından metropol illere kıyasla daha ucuz sayılır” şeklinde konuştu.
ÜRETİM BAĞLANTILARI KOPTU
Türkiye’nin ‘kendi kendine yetebilen ülke’ tanımından giderek uzaklaştığını ifade eden Güllüpınar, “Bu da biraz aslında tarımdan aldığımız kuvvetle, güçle ve oradaki yeniden üretim mekanizmalarıyla bunu söyleyebiliyorduk. Özellikle kentlerdeki daha kabul edilebilir sayılardaki insanlara kır gıda arzı sağlıyordu. Bu bağlar zayıfladı. Köylü kendisine yapmıyor. Köyde kim kaldı? Yaşlılar kaldı. Bir tanesi ‘en genci benim buranın’ diyordu, yaşı 60. Gelecek planlaması acilen, ivedilikle yapılması gerekiyor. Burada üretim bağlantılarının koptuğunu söyleyebiliriz. Köyde ekilebilir alanların yeterince kullanılmadığını biliyoruz. Çünkü nüfus yok. Bunun sonuçları oluyor. Artık organik tarımın da zayıfladığı bir döngüye girmiş durumdayız. Nüfus azaldığında orada okul, hastane bulamazsınız. Herhangi bir kamu hizmeti veren kurumları nüfus olmadığında orası atıl kaldığı için istihdam etmenin bir getirisi olmayacağı için, bunlar da çöküyor. Bunlar hep zincirleme birbirine bağlı. Bu negatif besleme döngüsü hem üretim zincirini bozuyor hem ürünlerin pahalılaşmasına neden oluyor” dedi.
KÖYLERİN İSİMLERİ DEĞİŞTİ ŞARTLARI DEĞİŞMEDİ
2012 yılında 6360 sayılı Büyükşehir Yasası ile köylerin mahalle statüsü kazanmasının etkileri hakkında değerlendirmelerde bulunan Güllüpınar, “Bu bir idari tasarruftu. Belediyelerin sınırlarına köyleri çekmiş olduk. Adları değişti. Bu adla beraber sosyolojik bir kırılma da oldu. Köylü, mahalleli statüsüne geçince birden bire kültürel sermayesi artmadı. Ne arttı? Vergi ve maliyet arttı. Köylünün ürünleri yetiştirme maliyetleri de girdi olarak artmış oldu. Bunun köylüye otomatik olarak bir yük getirdiğini söylemek mümkün. Bununla beraber hemen altyapıları değişmedi. Kamusal hizmetlere o hızla ulaşamadılar. Köy, üretim alanı olmaktan çıkıp kentlerin arka bahçesine dönüştü. Bu çok arzu edilen bir dönüşüm müydü?” ifadelerini kullandı.
ENDÜSTRİYEL GIDAYA MAHKUM OLABİLİRİZ
Köylerden genç nüfusun kaçışını durdurabilecek mekanizmaların konuşulması gerektiğini vurgulayan Güllüpınar, “Kırsal yaşam kentlerde sunulan modern yaşamın hızı karşısında çok atıl ve zayıf kalıyor. Gıda meselesi ciddi anlamda bir kriz alanı. Bu gıda sürecini iyi yönetemezse bizim gibi az gelişmiş ülkeler, kendi kendine yetebilmekten zaten uzaklaştı ama ileride başka gıda ve açlık krizlerine evirilebilecek bir sürece de gidebilir. Çünkü üretici yaşlanıyor. Demografik bir yorgunluk var. Gençlerin tarımdan koptuğunu söylemek, geleneksel bilgi birikiminin de yok olması demek. Sadece teknolojiyle buluşan bir tarım, orada gençler olmadığı sürece teknolojik imkanlar da sorunu çözmüyor. Uzun vadede bizim kentlerimiz endüstriyel gıdaya mahkum hale gelebilir. Bunun önlemlerini almak önemli” şeklinde konuştu.
BÜTÜNCÜL DÖNÜŞÜM SAĞLANMAZSA KIRA DÖNÜŞ HAYAL
Gençleri kırsalda tutabilmek için bütüncül bir dönüşümün şart olduğunu savunan Güllüpınar, “21’inci yüzyıl artık teknolojik imkanlar sayesinde bir konfor yüzyılı… Köydeki bir insanı düşünelim, kentteki bir insanı düşünelim. Hangisi daha rahat bir hayat sürüyor? Tabii ki kentteki. Akıllı kırsal bölgeler yapılabilir. Sadece tarımı özendirelim, gençlere teşvik verelim, onlar gitsin tarımla uğraşsın… Hayır. Bu eğer kırı toptan bir dönüşüm olmadığı sürece gençlerin kıra dönmesi bir hayal gibi. Siz az gelişmiş ülkelerde gençlerinizi daha metropollerde tutamadığınız durumlarda ki yüz gençten 80 tanesi yurtdışına gitmek istiyor değil mi? Durum buyken çocukları kentlerden kıra döndürmek hayal. Bu bütüncül bir planlamayla ancak olabilir. Bunun ayaklarından biri dijital altyapı, bir tanesi istihdam modelleri ve ona eklenebilecek teknolojik unsurlar, sosyokültürel yaşam… İnsanların globalleşmiş dünyada bilgiye erişimi çok hızlı. Bunu sağlamadığınız sürece insanları kırda tutabilmeniz imkansıza yakın” dedi.
ENERJİ POLİTİKALARI UYARI SİNYALİ VERİYOR
“Sizce Eskişehir bugün planlı mı büyüyor, yoksa göçün hızına yetişmeye mi çalışıyor?” sorusunu yanıtlayan Güllüpınar, “Bu kadar kitlesel göç aldığınızda planlı büyümeniz imkansız. Sadece Eskişehir değil hiçbir kentimizin hızlı planlama kapasitesi olduğunu düşünmüyorum. Öyle olsaydı kentler bu kadar çarpık imara açılmaz, ekilebilir alanlar bu kadar kolay feda edilmez, bina stokları hem depreme dayanıklı estetik ve yatay bir mimari şeklinde olurdu. Kentlerimiz depreme dayanıklı olmayan, iç içe, zayıf bina stoklarıyla dolu. Fayın üstüne şehir kurulmuş. Planlama kültürünü güçlendirmek önemli. Kentte yenilenebilir enerji kaynaklarını harekete geçirebilmeniz gerekiyor. Hala siz termik santrallere yatırım yapıyorsanız, kömürle çalışan… Onlara da ihtiyaç olabilir ama planlamanızda öncelik vermeniz gereken yenilenebilir enerjinin oranını maksimum düzeye çıkarmadan sadece bunlar üzerinden bir enerji politikası geleceğe dair uyarı sinyalleri veriyor” şeklinde konuştu.


