Türk sinemasının en yakışıklı iki jönünden bahsediyorum…
Göksel Ersoy,
Cüneyt Arkın ya da gerçek adıyla Fahrettin Cüreklibatur…
Ne yazık ki, artık ikisi de aramızda değil…
Cüneyt Arkın 2022 yılında,
Göksel Arsoy ise geçtiğimiz günlerde yaşamlarını yitirdiler…
Her ikisinin de doğum yılları aynı olmasına karşın, Göksel Arsoy sinemaya Fahrettin Cüreklibatur’dan beş yıl önce 1959’da girmiştir…
***
Yıl 1963…
Fahrettin Cüreklibatur tıp fakültesinden mezun olmuştur…
Artık bir doktordur…
Askerliğini ise yedek subay olarak yapacaktır…
Ayrıcalık mıdır, torpil midir ya da yalnızca şans mıdır bilinmez; görev yeri memleketi Eskişehir olur…
Birinci Hava Ana Jet Üssünde yedek subaylığını yapmaktadır…
Göksel Arsoy ise Halit Refiğ’in yönettiği ve tamamı Eskişehir ve kırsalında geçen “Şafak Bekçileri” filminde genç bir pilotu canlandırmaktadır…
Yönetmen Halit Refiğ, bir gün üs bölgesinde genç bir yedek subay görür…
Bir sinemacı gözüyle belki de, Cüreklibatur’daki cevheri anlar…
Bir şekilde tanışırlar ve Halit Refiğ cebinden kartvizitini çıkarıp genç yedek subaya uzatır…
Yanlarında Göksel Arsoy da vardır…
Refiğ der ki;
“Bu benim kartvizitim, üzerinde adresim var, eğer sinemaya ilgi duyarsan İstanbul’a gel ve beni bul…”
Ve 1964 yılında yine Halit Refiğ’in yönettiği “Gurbet Kuşları” filminde rol alır…
Başrol değil, yan roldedir…
Jenerikte ise Fahrettin Cüreklibatur değil, Cüneyt Arkın yazacaktır…
Artır sinema dünyasında yeni bir oyuncu vardır, adı Cüneyt Arkın’dır…
Senaryonun içindeki birkaç kavga çekiminde, bir başka özelliği daha Refiğ’in dikkatini çeker…
Kavga sahnelerinde değişik bir tarzı ve yeteneği vardır…
Cüreklibatur’dan Malkoçoğlu, Battalgazi, Kara Murat çıkacağından emindir…
300 sinema filmi, 16 dizi ve iki tiyatro oyununda rol aldı…
Eskişehir’le bağlarını hiç kesmedi…
Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’in Atatürk Lisesi’nde sınıf ve sıra arkadaşıdır…
Birlikte tiyatro yaparlar amatör olarak, kanlarını Kızılay’a satarak tiyatro sahnesi kurarlar…
Eskişehir’e geldikçe, Büyükerşen’i Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde ziyaret ederdi…
İşte o ziyaretlerden birinde,
Özel Kalem’den içeride Cüneyt Arkın’ın olduğunu öğrenince, kapıyı çalarak elbette hızla içeri girdim…
Yılmaz Hoca toplantı masasında bir rapor ya da proje inceliyordu…
Çocukluğumda filmi geldiğinde, izleyebilmek için uzun bilet kuyruklarında beklediğim adam birkaç adım ötede gazete okuyordu…
Yılmaz Hoca’nın eğilerek kulağına, Cüneyt Arkın’la fotoğraf çektirebilir miyim diye fısıldadım…
Yılmaz Hoca kafasını aldırmadan;
“Kendisine soralım” dedi…
Ve sonra yine kafasını kaldırmadan,
“Fahrettin, Kemal seninle fotoğraf çektirmek istiyor” dedi…
Cüneyt Arkın, okuduğu gazeteyi koltuğa bırakıp, aynı filmlerindeki jargonla “olur” dedi ve ayağa kalktı…
Sonra yan yana geldik, bir filmde aksiyon sahnesinde bileğinden kopan ve sonradan tekrar yerine dikilen sağ elini omuzuma atıp, göğüslerini şişirdi, kaşlarını kaldırdı…
Fotoğrafımızı çeken arkadaş seslendi;
“Çekiyorum…”