Uluslararası sistemin en büyük paradokslarından biriyle karşı karşıyayız. Devletler tarihsel olarak hiç olmadığı kadar güçlü; fakat devlet düzeni belki de hiç olmadığı kadar kırılgan. Bir başka ifadeyle, güç artıyor ama düzen üretilemiyor. Ordular modernleşiyor, savunma bütçeleri artıyor, istihbarat ağları genişliyor, sınırlar daha sert korunuyor; fakat aynı anda uluslararası hukuk aşınıyor, kurumlar etkisizleşiyor ve diplomasi giderek sembolik bir törene dönüşüyor.
Modern uluslararası sistemin temelleri 1648 Westphalia Antlaşması ile atılmıştı. Avrupa’yı yıkıma sürükleyen Otuz Yıl Savaşları’nın ardından devletler temel bir prensipte uzlaşmıştı: Herkes kendi sınırında egemen olacak ve diğerinin içişine müdahale etmeyecekti. Aslında mesele yalnızca savaşları bitirmek değil; belirsizliği azaltmaktı. Devletler aynı sistem içerisinde birbirleriyle uyum içinde oldukları için değil, birbirlerini öngöre bildikleri için birlikte varlık gösterebildi.
Bugün ise tam tersine bir tablo ortaya çıkıyor. Devletler birbirlerini tanıyor fakat birbirlerinin hangi koşulda nasıl hareket edeceğini kestiremiyor.
Birleşmiş Milletler varlığını sürdürüyor ancak Gazze’de sivil ölümleri devam ediyor. NATO kurumsal olarak ayakta fakat üyeleri aynı krizlere farklı stratejik refleksler veriyor. Dünya Ticaret Örgütü büyük güçlerin ekonomik milliyetçiliği karşısında etkisizleşiyor. Sistem tamamen çökmüyor; ancak aynı zamanda tam anlamıyla işleyemiyor da.
Aslında bu durum tarihte ilk kez yaşanmıyor. Geç Roma İmparatorluğu döneminde Roma askeri olarak hâlâ güçlüydü. Lejyonlar vardı, vergiler toplanıyordu, imparatorluk dışarıdan ihtişamını koruyordu. Ancak merkezî düzen fikri içeriden aşınmaya başlamıştı. Özellikle MS 3. yüzyılda kısa süre içerisinde onlarca imparator değişmiş, siyasal istikrarsızlık süreklilik kazanmıştı. Güç vardı; fakat düzen zayıflıyordu.
Benzer bir kırılma 19. yüzyıl sonunda da yaşandı.
Avrupa devletleri tarihin o güne kadarki en büyük sanayi ve askeri kapasitesine ulaşmıştı. Küresel ticaret hızlanmış, teknolojik gelişmeler artmıştı. Hatta Norman Angell gibi düşünürler ekonomik bağımlılığın büyük savaşları imkânsız hale getirdiğini savunuyordu.
Sonra 1914 geldi.
Tek bir suikast birkaç hafta içerisinde dünya savaşına dönüştü. Çünkü devletler silahlanmıştı fakat diplomasi aynı hızda gelişmemişti. Güvenlik arayışı ortak güvensizlik üretmişti.
Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. ABD askeri üstünlüğünü koruyor, Çin ekonomik ve teknolojik ağırlığını artırıyor, Rusya sert gücü yeniden merkeze taşıyor. Bölgesel aktörler daha bağımsız hareket ediyor. Ancak bütün bu güç birikimi aynı anda küresel düzen üretmiyor.
Çünkü yeni dönemin temel meselesi yalnızca güç sahibi olmak değil; belirsizliği yönetebilmek.
Soğuk Savaş döneminde dünya daha tehlikeli olabilir; fakat daha öngörülebilirdi. Bugün ise hiçbir aktör tam anlamıyla dost değil, hiçbir aktör tamamen düşman değil. ABD ile Çin aynı anda hem ekonomik ortak hem stratejik rakip. Körfez ülkeleri Washington’la güvenlik ilişkisi kurarken Pekin’le ekonomik yakınlaşma geliştirebiliyor.
Bu nedenle çağımızın krizleri belirli coğrafyalarda başlayıp aynı yerde sona ermiyor. Ukrayna’daki savaş Avrupa enerji piyasasını etkiliyor, Tayvan’daki gerilim küresel çip üretimini sarsıyor, Kızıldeniz’deki saldırılar dünya ticaretini etkileyebiliyor.
Uluslararası sistem bugün tarihin en bağlantılı, en hızlı ve en teknolojik dönemlerinden birini yaşarken; aynı anda karşılıklı güven duygusunun en zayıf olduğu dönemlerden birine sürükleniyor. Bu durum, uluslararası siyasette meselenin yalnızca güç kapasitesiyle açıklanamayacağını gösteriyor. Nitekim tarihsel örnekler incelendiğinde, büyük krizlerin çoğu zaman devletlerin zayıf olduğu dönemlerde değil; aktörlerin kendi güç kapasitelerini fazlasıyla yeterli gördüğü ve karşılıklı kırılganlıkları göz ardı ettiği dönemlerde ortaya çıktığı görülmektedir.
Sonuç olarak bugün dünya giderek daha kapsamlı bir güvenlik mimarisi inşa ediyor; ancak aynı sistem içerisinde aktörler, inşa ettikleri güvenlik kapasitesine rağmen krizlerin kontrol altında tutulabileceğine dair birbirlerine yeterli güveni veremiyor.