Uluslararası sistemin giderek parçalı, rekabetçi ve öngörülemez bir yapıya evrildiği günümüzde, diplomasi yalnızca kriz anlarında başvurulan klasik bir araç olmaktan çıkmış; aynı zamanda güç üretmenin, meşruiyet sağlamanın ve stratejik etki alanı oluşturmanın temel unsurlarından biri haline gelmiştir.

Devletler artık sadece askeri ve ekonomik kapasiteleriyle değil, diyalog kurabilme yetenekleri, arabuluculuk kabiliyetleri ve çok taraflı platformlar inşa edebilme becerileriyle de değerlendirilmektedir.

Bu bağlamda uluslararası forumlar, sıradan toplantı organizasyonları değil; ülkelerin dış politika vizyonlarını görünür kıldıkları, küresel aktörlerle temas derinliği oluşturdukları ve diplomatik marka değeri ürettikleri stratejik alanlara dönüşmüştür. Antalya Diplomasi Forumu (ADF) da kısa sürede bu niteliği kazanan platformlardan biri olmuştur.

ADF bugün yalnızca yıllık bir zirve olarak değil, Türkiye’nin değişen dış politika anlayışının, çok boyutlu diplomasi kapasitesinin ve arabuluculuk iddiasının kurumsal yansıması olarak okunmalıdır. Çünkü forum, Türkiye’nin uluslararası sistemde pasif biçimde konumlanan bir aktör değil; gündem takip eden, temas kuran ve süreç şekillendirmeye çalışan bir ülke olma iradesini ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin diplomatik hafızası, yalnızca bugünün konjonktürel girişimlerinden ibaret değildir. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Ankara, “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesiyle statükocu ve dengeleyici bir çizgi benimsemiş; Soğuk Savaş yıllarında NATO üyeliğiyle Batı güvenlik mimarisine entegre olurken, aynı zamanda bölgesel istikrarın önemli unsurlarından biri haline gelmiştir. 1990’lardan itibaren Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu’da artan krizler, Türkiye’yi salt sınır güvenliği perspektifinden çıkarıp daha aktif diplomatik girişimlere yöneltmiştir.

2000’li yıllarda bu yaklaşım yeni bir evreye taşındı. Türkiye, yalnızca güvenlik tüketen değil, diplomatik çözüm üreten bir aktör olma arayışına girdi. İsrail-Suriye dolaylı görüşmeleri, Bosna-Hersek temasları, Somali süreci, Afganistan-Pakistan üçlü zirveleri ve Karadeniz diplomasisi gibi başlıklar bu yeni dönemin örnekleri oldu. Böylece Ankara, klasik ittifak siyaseti ile bölgesel arabuluculuk arasında daha esnek bir çizgi oluşturmaya başladı.

Prof. Dr. Faruk Sönmezoğlu’nun Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi eserinde vurguladığı üzere, dış politika yalnızca devletlerin dış çevreye verdiği tepkilerden ibaret değildir; karar alıcıların algıları, tarihsel deneyimler, iç siyasal yapı ve uluslararası sistem baskıları birlikte değerlendirilmelidir. Türkiye’nin son yıllardaki arabuluculuk kapasitesi de bu çok katmanlı çerçevede okunmalıdır. Coğrafi konum tek başına yeterli değildir; önemli olan bu konumu diplomatik avantaja dönüştürebilmektir. Antalya Diplomasi Forumu da tam olarak bu dönüşümün ürünüdür.

ADF’nin kuruluş süreci 2020 yılında başladı. Pandemi nedeniyle ertelenen ilk toplantı, 18-20 Haziran 2021 tarihlerinde “Yenilikçi Diplomasi: Yeni Dönem, Yeni Yaklaşımlar” temasıyla gerçekleştirildi. Bu tema, Türkiye’nin klasik devletler arası diplomasinin ötesine geçme arzusunu açık biçimde ortaya koyuyordu. Çünkü günümüz dünyasında diplomasi artık yalnızca büyükelçilik koridorlarında değil; teknoloji, medya, ekonomi, enerji ve kamuoyu alanlarında da yürütülmektedir.

Forumun uluslararası görünürlüğünü artıran en önemli gelişmelerden biri, 2022 yılında Rusya ve Ukrayna dışişleri bakanlarının savaş başladıktan sonra ilk kez Antalya’da bir araya gelmesiydi. Her ne kadar savaş sona ermemiş olsa da bu görüşme, Türkiye’nin temas kanallarını açık tutabilen nadir aktörlerden biri olduğunu gösterdi. Ardından İstanbul Tahıl Koridoru Anlaşması süreci, Türkiye’nin kriz zamanlarında kolaylaştırıcı rolünü daha görünür hale getirdi.

Faruk Sönmezoğlu’nun dış politika analizlerinde altını çizdiği önemli hususlardan biri de orta büyüklükteki devletlerin çoğu zaman askeri güçten ziyade diplomatik manevra alanlarıyla öne çıkabileceğidir. Türkiye örneğinde de durum budur. Ankara, ABD ile NATO müttefiki, Rusya ile enerji ortağı, Avrupa ile ekonomik bağlara sahip, Orta Doğu ile tarihsel ve toplumsal ilişkileri bulunan çok yönlü bir aktördür. Bu çeşitlilik, zaman zaman çelişki gibi görünse de diplomatik esneklik üretebildiği ölçüde avantaja dönüşmektedir.

2026 yılında forumun “Yarını Haritalamak, Belirsizlikleri Yönetmek” temasıyla düzenlenmesi de oldukça anlamlıdır. Çünkü çağımızın uluslararası sistemi, klasik güç dengelerinden çok daha karmaşık bir yapı arz etmektedir. Savaşlar, enerji krizleri, göç hareketleri, yapay zekâ rekabeti, ekonomik kırılganlıklar ve iklim güvenliği gibi çok boyutlu sorunlar eşzamanlı yaşanmaktadır. Böyle dönemlerde diyalog üretebilen ülkelerin stratejik değeri artmaktadır.

Son forumda Gazze krizi, Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa güvenliği, enerji koridorları, Afrika ile yeni ortaklık modelleri, Türk dünyası iş birlikleri, yapay zekâ ve dijital diplomasi başlıklarının öne çıkması, Türkiye’nin yalnızca yakın çevresine değil küresel gündemin bütününe temas etme isteğini göstermektedir. Bu da dış politikanın artık yalnızca sınır hattında değil, masa hattında da yürütüldüğünü göstermektedir.

Stratejik açıdan bakıldığında Antalya Diplomasi Forumu’nun Türkiye’ye üç önemli katkısı vardır. Birincisi, Türkiye’yi kriz bölgelerine komşu ülke olmaktan çıkarıp çözüm platformlarına ev sahipliği yapan bir aktöre dönüştürmektedir. İkincisi, yumuşak güç kapasitesini artırarak uluslararası görünürlüğünü güçlendirmektedir. Üçüncüsü ise diplomatik ilişkiler üzerinden ekonomik, ticari ve kültürel fırsatlar üretmektedir.

Ancak burada asıl mesele forum düzenlemek değil, forumdan sonuç üretebilmektir. Uluslararası ilişkilerde prestij, salondaki davetli sayısıyla değil; o salondan çıkan mutabakatlarla ölçülür. Eğer Antalya yalnızca fotoğraf verilen bir alan olarak kalırsa değerli bir organizasyon olur. Fakat kalıcı diyalog mekanizmaları, arka kapı diplomasisi ve kriz çözüm süreçleri üretirse küresel ölçekte stratejik bir merkez haline gelebilir.

Önümüzdeki dönemde ADF’nin akademi, düşünce kuruluşları, gençlik diplomasisi, sivil toplum ve bölgesel arabuluculuk ağlarıyla daha fazla bütünleşmesi halinde yıllık zirve formatını aşarak sürekli çalışan bir diplomasi ekosistemine dönüşmesi mümkündür. Türkiye açısından esas fırsat da budur: etkinlik yapan ülke olmak değil, diplomatik süreç tasarlayan ülke olmak.

Sonuç olarak Antalya Diplomasi Forumu, Türkiye’nin küresel düzende nerede durmak istediğine dair güçlü bir beyan niteliğindedir. Dünyada bazı ülkeler krizleri izler, bazıları krizlerden etkilenir, bazıları ise krizler arasında köprü kurar. Türkiye üçüncü kategoriye talipse, Antalya bunun sahnesidir. Ve diplomasinin en eski gerçeği hâlâ değişmemiştir: Savaşların maliyeti büyüdükçe, masaların değeri artar.