Uluslararası ilişkiler disiplininin en temel varsayımı uzun süre şuydu: sistem belirli bir rasyonaliteye dayanır ve bu rasyonalite doğru analiz araçlarıyla okunabilir.
Güç dağılımı, ittifaklar ve kurumlar üzerinden kurulan bu okuma biçimi, dünyayı anlaşılabilir ve belli ölçüde öngörülebilir bir bütün olarak ele alıyordu. Ancak bugün bu varsayımın kendisi giderek daha fazla tartışmaya açılmakta ve uluslararası sistemi anlamlandırma biçimimiz köklü bir sorgulamadan geçmektedir.
31.03.2026 tarihinde yayımlanan “Küresel Düzenin Çöküşü mü? Çok Kutupluluk Çağında Uluslararası Sistemde Yeni Denge Arayışları” başlıklı yazımızda, küresel düzenin dönüşümünü ve çok kutupluluk tartışmalarını ele almıştık. Bu yazıda ise söz konusu dönüşümün daha derin bir boyutuna, yani uluslararası sistemi anlamlandırma çabamızın kendisine odaklanarak öngörülemezliği bizzat “öngörmeye” çalışacağız.
Soğuk Savaş döneminde uluslararası sistem daha “okunabilir” bir yapıya sahipti. En azından analitik açıdan iki kutuplu bir düzen vardı ve bu düzen, aktörlerin davranışlarını büyük ölçüde öngörülebilir kılıyordu. Bugün ise aynı netlikten söz etmek oldukça zor. Artık yalnızca devletler değil; çok uluslu şirketler, teknoloji devleri ve hatta algoritmalar bile uluslararası siyasetin doğrudan ya da dolaylı aktörleri haline gelmiş durumda. Bu noktada mesele sadece güç dağılımı değil, aynı zamanda sistemi okuma biçimimizin kendisidir.
Belki de tam burada sanata kulak vermek gerekir. Çünkü siyaset, çoğu zaman yalnızca güç ve çıkar hesaplarının toplamı değil; aynı zamanda bir kurgu, bir yorum ve bir icra biçimi olarak başlı başına bir sanattır. Nitekim Pablo Picasso’nun şu sözü bu çağın ruhunu oldukça iyi özetler: “Ben aramam, bulurum.”
Bugünün uluslararası sistemi de tam olarak böyle işlemektedir: önceden planlanan, lineer şekilde ilerleyen bir düzen değil; anlık kırılmaların ve beklenmedik gelişmelerin içinde sürekli yeniden “bulunan” bir gerçeklik.
Bugün kendimize şu soruyu sormak gerekiyor: Hangi gelişme gerçekten sürpriz? Bir savaş mı, ekonomik bir kriz mi, diplomatik bir kopuş mu? Yoksa artık asıl sürpriz, hiçbir şeyin bizi şaşırtmıyor oluşu mu?
Klasik uluslararası ilişkiler teorileri—realizm, liberalizm, yapısalcı yaklaşımlar—uzun yıllar boyunca güçlü açıklama araçları sundu. Ancak bu teorilerin büyük bölümü daha istikrarlı ve daha “kurallı” bir dünya varsayımına dayanıyordu. Oysa bugün kurallar esniyor, normlar tartışılıyor ve güç kavramı sürekli yeniden tanımlanıyor. Güvenlik artık yalnızca askeri kapasiteyle ölçülmüyor; siber güvenlik, veri kontrolü ve yapay zekâ kapasitesi gibi unsurlar devletlerin gücünü yeniden şekillendiriyor. Ekonomik bağımlılıklar ise klasik ittifak ilişkilerinden daha belirleyici hale geliyor.
Dahası, uluslararası sistemdeki aktörlerin davranışları giderek daha az öngörülebilir hale gelmiş durumda. Rasyonel aktör varsayımı yerini çoğu zaman iç politik baskılar, lider tercihleri ve anlık stratejik hamlelere bırakıyor. Bu da uluslararası ilişkileri bir “öngörü bilimi” olmaktan çıkarıp giderek daha fazla “yorum sanatı”na dönüştürüyor.
Tam da bu noktada temel soru ortaya çıkıyor: Eğer teoriler bizi artık eskisi kadar açıklayamıyorsa, uluslararası ilişkiler disiplininin rolü nedir? Geleceği tahmin etmek mi, yoksa belirsizliği anlamlandırmak mı?
Belki de yeni dönemde asıl beceri öngörmek değil, belirsizliği yönetebilmektir. Çünkü kazananlar artık en doğru tahmini yapanlar değil; değişen koşullara en hızlı uyum sağlayabilenler olacak gibi görünüyor.
Peki, uluslararası sistem hâlâ tahmin edilebilir mi? Belki de cevap sandığımızdan daha basit—ve biraz da ironik: Dünya artık o kadar öngörülemez ki, tek öngörülebilir şey belirsizliğin kendisidir.
Tam da bu noktada, siyaset düşüncesinin klasik isimlerinden Marcus Tullius Cicero’nun şu sözü akla geliyor: “Belirsizlik zamanlarında en büyük hata, hiçbir şey yapmamaktır.”
Ancak bugün asıl çelişki şurada yatıyor: Hiçbir şey yapmamak ile ne yapacağını bilemeden sürekli hareket etmek arasındaki fark giderek silikleşiyor.
Ve belki de en rahatsız edici soru hâlâ cevapsız kalıyor: Eğer belirsizlik artık istisna değil, yeni norm ise, biz hâlâ neden kesin cevaplar aramaya devam ediyoruz?