27 Nisan tarihli köşe yazımda, Yılmaz Büyükerşen’in kişisel özgeçmişinde Cumhuriyet Halk Partisi’ne yer verilmemesini konu etmiş, bunu da “Yılmaz Hoca CHP’yi neden sildi?” başlığıyla sizlere aktarmıştım.

Yazının ardından telefonum çaldı.

Arayan isim, Eskişehir’in yaşayan en önemli değerlerinden biri olan Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’di.

Telefonda özellikle kullandığım başlığa dair düşüncelerini paylaştı.

Ve çok net bir cümle kurdu:

“Benim haddime mi Cumhuriyet Halk Partisi’ni silmek?”

Ardından da şu ifadeleri kullandı:

“Atatürk’ün kurduğu bir partiyi kimse silemez. CHP’yi silmek mümkün değil. Böyle bir şey benim haddime değil.”

Aslında Hoca’nın itirazı yazının içeriğinden çok, başlık içindi. Gazetecilik refleksiyle dikkat çeken bir başlık tercih ettiğimi söyledim. Kendisi de zaten bunu anlayışla karşıladı.

“Hata diye söylemiyorum, gazeteciliğin cilveleri bunlar” diyerek oldukça nazik bir yaklaşım gösterdi.

Ancak konuşmanın en dikkat çekici kısmı bence şu cümlesiydi:

“Cumhuriyet Halk Partisi beni silebilir… Nitekim sildi de. Ama benim CHP’yi silmem mümkün değil.”

Bu cümle aslında çok şey anlatıyor.

Bir kırgınlığı…

Bir sitemi…

Ama aynı zamanda partiye ve Atatürk’e duyduğu aidiyeti…

Yılmaz Hoca’nın sözlerinden anladığım şu oldu:

Kendisini CHP’den kopmuş görmüyor. Tam tersine CHP’yi Atatürk’ün emaneti olarak gördüğü için, o partiye dair kullandığımız her ifadenin de dikkatli kurulmasını istiyor.

Bu vesileyle ben de hocanın talebini yerine getirmiş olayım.

Kendisi açık şekilde ifade ediyor:

“Ben CHP’yi silmedim, silemem.”

VAR Bİ’HAYALİMİZ…

Benim ES TV adına bir hayalim var.

Bu şehirde farklı siyasi görüşlerden insanlar aynı masada oturabilsin istiyorum.

İl başkanları…
Milletvekilleri…
Belediye başkanları…

Kızmadan, bağırmadan, nezaketten uzaklaşmadan, seviyeli şekilde tartışabilsinler.

Çünkü bu ülke geçmişte bunu yapabiliyordu.

90’larda mesela…

Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz, Necmettin Erbakan, Erdal İnönü, Doğu Perinçek ve daha niceleri aynı yayınlarda bir araya gelip ülkeyi konuşabiliyordu.

“Günümüz Türkiye’sinde mümkün değil” diyeceksiniz, bence de haklısınız.

Ben de diyorum ki olacaksa Eskişehir’de olur…

Hoşgörünün kentinde, Yunus’un topraklarında başlar…

Bu çoban ateşi yanacaksa yeri burası olur.

Zaten bireysel olarak herkes nezaketli…

Bugün neden Eskişehir’de olmasın?

Belki aynı fikirde olmayacağız, hatta her konuda çelişeceğiz…

Ama birbirini dinleyebilen bir şehir olabilmek de çok kıymetli.

GÜZEL BAŞLADI

Geçtiğimiz hafta sonu ES TV’de “Güray Ateş ile Ekmeğin Peşinde”nin ilk bölümünü yayınladık.

Açıkçası gelen dönüşler bizi çok mutlu etti.

Daha tanıtım videosu yayınlandığı anda yaklaşık 200 bine yakın izlenmeye ulaştı. Program sonrası gelen mesajlar, yorumlar, telefonlar gerçekten çok kıymetliydi.

İlk bölümde Odunpazarı Belediyesi’nin gece çalışan temizlik emekçileriyle birlikte Çarşamba Pazarı’ndaydık. Yeleği giyip süpürgeyi elimize aldık, saatler boyunca temizlik yaptık.

O çöplerin arasında benimle birlikte saatlerce çalışan kameraman arkadaşım Ali Furkan Çetiner’e de teşekkür etmeliyim…

Bir teşekkür de projeyi ilk anlattığım anda hiç düşünmeden destek veren ESGROUP Yönetim Kurulu Başkanı Özgür Fetih Demirdaş’a…

Ve tabii ki en komik yorumu yapan eşim Buse’ye…

Tanıtımı paylaşırken şöyle yazmıştı:

“Gel evi süpür desen süpürmez”

Haklılık payı olabilir…

Bu arada ikinci bölümü de çektik.

Bu kez bir kıraathanedeydik.

Sabah kepenk açtık, çay demledik, bardak yıkadık, tost yaptık, askıyla çay servisi yaptık. Emeklilerle sohbet ettik, çayın maliyetini konuştuk.

Üstelik kahvehaneyi işleten iki kardeşten biri kimya, diğeri biyoloji mezunu…

Hayat bazen insanı diplomasından çok ekmeğinin peşine götürüyor.

Bu pazar saat 20.00’de ES TV’de olacak. Şimdiden söylemiş olalım.

Pazar tezgâhı da açacağız

Bu arada programın ilk bölümüne yüzlerce yorum geldi…

Pazarcılar toplandıktan sonra ortaya çıkan manzara eleştirildi çoğunlukla.

Pazarcı esnafının da ekmeğinin peşinde olduğunun bilincindeyiz.

Madalyonun öteki yüzüne bakmadan konuyu kapatmak bize göre değil.

Onların da hikayesi zor, çetrefilli…

Sabahın çok ama çok erken saatlerinde meyve-sebze hâlinde başlayan, yazın sıcakta kışın ayazda geçen bir emeğin hikayesi…

Bir bölümde pazarcı önlüğünü takıp tezgahın arkasına geçeceğiz elbette.

Nabız Taksi devam edecek

En çok gelen sorulardan biri de şu:

“Nabız Taksi ne oldu?”

Merak etmeyin, devam edecek.

Şu anda araçlarımızda bazı yenilikler ve revizyonlar söz konusu. Elektrikli ve çevre dostu araçlara geçiş gibi çalışmalarımız var.

Ama Nabız Taksi’yi unutmuş değiliz.

Çünkü o program da Eskişehir’in en samimi işlerinden biri oldu.

Yine özel yolcularımızla, ilginç hikayelerle, şehrin içinden sohbetlerle ekranlarda olacağız.

Jenerikte kullandığımız şarkıyla kapatalım o halde bugün zira “Çoğu gitti azı kaldı”

Çoğu bitti azı kaldı

Dudağımda hasretinin

Tadı kaldı, tuzu kaldı

Çoğu bitti azı kaldı

Yandık sevda ocağında

Hep gül olsun kucağında

Bu şehrin her sokağında

Aşkımızın izi kaldı

KISSADAN HİSSE

Bir adam hayvanat bahçesini gezerken fillerin ayaklarına bağlı incecik ipleri fark etmiş.

Koskoca fillerin, küçücük bir ipten kurtulamamasına şaşırıp görevliye sormuş:

“Bu kadar güçlü hayvanlar neden kaçmıyor?”

Görevli gülümseyerek cevap vermiş:

“Onlar yavruyken de aynı iple bağlanıyordu. O zamanlar güçleri yetmediği için kurtulamadılar. Zamanla da kaçamayacaklarına inandılar. Şimdi o ipi koparabilecek kadar güçlüler ama zihinlerindeki bağı koparamıyorlar.”

İnsanı çoğu zaman tutan şey zincirler değil, “yapamam” diye inandığı düşüncelerdir.