Hangi renkte bakılmalı hayata, hangi renkte yürümeli boşluğun ritminde ve renkler kaç kere daha esir alacak bizi hayatın bu tarafında? An'ı yaşamak ve yakalamak renklerin şiiridir ve şiirin kimliği tarifi olmayan bir diyalektiktir. Fotoğraf bizi geleceğe taşır ve gelecek de geçmişin suretidir.

Susan Sontag 'fotograf' üstüne yazısında Platon'un (bundan sonra Eflatun demeyi tercih edeceğim) ünlü 'mağara benzetmesi'ne gönderme yaparak tartışmaya başlıyor. Öte yandan fotografla ilgilenen bütün filozof ve tarihçilerin sordukları ve henüz cevap bulamadıkları bir soru var: fotograf, Nicéphore Niepce tarafından 1831 yılında icat edilmek için neden o kadar bekledi? Karanlık Oda ilkelerinden Aristo'nun bile haberdar olduğu anlaşılıyor. Ve ilk karanlık odanın (camera obscura) 11.Yüzyılda Araplar tarafından inşa edildiği de biliniyor. Camera obscura Rönesans ve sonrasında ressamların ve askeri efradın vazgeçemedikleri bir cihazdı. Torino'daki şüpheli 'kayıt' dışında (İsa'nın imajı olduğu iddia edilen) bütün Antik ve Ortaçağ simyası, elementlerin sayısız özelliklerinin bilgisine vakıf olmalarına rağmen ışığın maddedeki etkisini bir 'kayıt' aracı olarak tutmaya kalkışmadılar. Bir tarafta koskoca bir 'bilimler akışı' varken öte tarafta 1830'lu yıllarda kötü bir ressam olan, biraz da amatör kimyager olan Niepce'in, en az kendisi kadar kötü bir ressam olduğu anlaşılan oğlunun manzara resimlerini doğru dürüst çizebilmesine yardım etmek üzere icat etmiş olduğu anlaşılan fotografın o tuhaf tarihçesi var. Fotograf gibi bir aygıt gerçekten camera obscura geleneğine mi ait? Ya da 'yansıma' ve 'taklitlerin' tartışıldığı Eflatuncu bir dünyadan gerçekten başlatılabilir mi fotograf tarihi?

***

Açıkçası fotografın oluşması için iki bilimin biraraya getirilmesi gerekti: optik ve kimya. Buna hareket yanılsamasını, yani algılar psikolojisini eklerseniz sinemayı, elektronik 'ikili' şemaları eklerseniz dijital imajı elde edersiniz. Ama iki bilimi bir araya getirmeye kim ne zaman kalkışır? Unutmayalım ki Descartes, Spinoza ve Leibniz döneminde, yani Klasikçağda felsefe, yani dünyaya zihinsel bakış biçimi henüz doğa bilimlerini kapsıyordu – hem de tümünü. Ama aynı zamanda ileride doğa bilimlerini bağımsızlaştıracak ve departmanlara ayıracak bir süreç de aynı çağda başlamıştı: tasnif. Buffon ile Linnaeus canlı varlıkları, insanı da içerecek bir şekilde kendilerine göre 'tasnif' ettiler. Burada 'tasnif' fikrini ciddiye almak gerekiyor: Antik Yunan felsefesi --tabii ki Eflatun—'ayrım' mantığıyla işliyordu: insanları hayvanlardan, siyaset adamını çobanlardan, özeli genelden, kategoriyi mutlaktan ayırdeden nedir --işte ona bakmak gerekiyordu. Dolayısıyla her 'bilme' (episteme) kendi alanında başka bir 'bilmenin' kendine ait alanda yaptığını yapacaktı. Aristo bunu neredeyse kozmik bir ilke haline getirmişti ve sonradan Aquino'lu Thomas gibi bir Hıristiyan filozof tarafından bu ilke yeterince kötüye kullanılacaktır: Tanrının bu dünyada ne işi var? İşi var, çünkü ruh vücut üzerinde ne yapıyorsa o da bu dünyada öyle bir iş görüyor.