Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, MESEM’ler ve çocuk ölümleriyle ilgili verilen soru önergesine yanıt verdi.
Ortaya çıkan tablo ise görmezden gelinecek gibi değil.
Bakanlığın verdiği bilgilere göre 2025-2026 yıllarında Mesleki Eğitim Merkezleri’nde (MESEM) kayıtlı öğrenciler 9 bin 950 iş kazası geçirdi. Bu kazalarda 37 öğrenci yaşamını yitirdi.
İki yılda yaklaşık 10 bin iş kazası…
Ve hayatının baharında 37 çocuk…
Üstelik bunlar, resmi olarak öğrenebildiğimiz rakamlar.
Çünkü çok kısa süre önce bakanlık tarafından açıklanan bazı verilerin bu rakamlarla çeliştiğini de gördük. Dolayısıyla bugün önümüzde duran tablonun, yaşananların tamamını ne ölçüde yansıttığını bile bilmiyoruz.
MESEM, ortaokul sonrasında öğrencilerin hem eğitim görmesini hem de bir meslek öğrenmesini amaçlayan bir sistem olarak anlatılıyor. Öğrenciler haftanın belirli bir gününü okulda, kalan günlerini ise işletmelerde geçiriyor.
Kağıt üzerinde kulağa makul gelen bir model…
Ancak konu çocukların nerede ve hangi koşullarda çalıştırıldığına geldiğinde, tablo değişiyor.
Eğitim ile çalışma hayatı arasında kurulması gereken denge, çocukların güvenliği pahasına kuruluyor.
Bir çocuğun meslek öğrenmesi tabii ki değerlidir. Çocukların geleceğe hazırlanması, bir meslek edinmesi, üretimin parçası olması da önemlidir.
Ama bir çocuğun eğitim hakkı, çalışma hayatının ihtiyaçlarına göre şekillendirilemez.
Lafı hiç dolandırmadan söyleyelim:
Çocuk, işyerinin ihtiyaç duyduğu ucuz ve güvencesiz işgücü değildir.
MESEM’in temel amacı çocuklara meslek kazandırmaksa, çocukların öğrenim saatlerinin büyük bölümünü işyerlerinde geçirdiği ve zaman zaman ağır ve tehlikeli işlerin içinde bulunduğu bir yapı ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Burada eğitim modelinin yanı sıra çocukların emeğinin, ekonomik ihtiyaçların ve işgücü piyasasının taleplerinin içine nasıl yerleştirildiğini de tartışmalıyız.
Eğitim adı altında çocuk işçiliğinin normalleştirilmesine ve emek sömürüsüne izin veremeyiz.
Bir işletmenin iş sağlığı ve güvenliği konusunda gerekli hassasiyeti göstermemesi, bir denetimin zamanında yapılmaması ya da bir çocuğun kendisini koruyamayacağı kadar tehlikeli bir ortamda çalıştırılması, “iş kazası” başlığı altında geçiştirilemez.
Peki biz ne zamandır çocukların işyerlerinde yaralanmasını ve hayatını kaybetmesini çalışma hayatının “kaçınılmaz riski” olarak görmeye başladık?
Bir çocuğun hayatını kaybetmesini, “iş kazası” diyerek birkaç satırlık haberin içine sığdırmak ne zamandan beri bu kadar kolaylaştı?
Sorgulamamız gereken belki de tam olarak budur.
Çocukların ekonomik sömürüden korunması devletin sorumluluğudur.
Devletin asli görevi, çocuğu korumaktır.
Devletin görevi doyamayan patronlara ucuz işgücü sağlamak değildir.
Burada sorulması gereken soru “kaç iş kazası oldu?” da değildir.
Neden oldu?
Kaçı önlenebilirdi?
Hangi işletmelerde gerçekleşti?
Denetimler nasıl yapıldı?
Bu çocukların güvenliği kim tarafından ve ne sıklıkta kontrol edildi?
Ve en önemlisi; bu sistemin merkezinde gerçekten çocukların geleceği mi var, yoksa işgücünün ihtiyacı mı?
Çocuklarımızın geleceğini fabrikalarda, atölyelerde, şantiyelerde ve işletmelerde kaybetmemek için daha kaç rakama ihtiyacımız var?
Kaç çocuk daha yaralanmalı?
Kaç aile daha evladının ardından gözyaşı dökmeli?
Soruyoruz, sormalıyız, sorgulamalıyız…