Bu kez de bizden özel olsun!
***
Hepimiz hayatımız boyunca okuduk ve yazdık. Genellikle kendimiz için okuduk ve birikim sağlamaya çalıştık.
Kişisel dağarcığımız belirgin bir doluluğa ulaşınca dost toplantılarında konuşmaya başladık. Anlattıklarımızdan dolayı sözü dinlenen bir kişiye dönüştük. Sağ olsunlar, dostlarımız da zaman zaman ukalalığa kaçan anlatımlarımızı olgunlukla dinlemeyi bildiler.
Bir gün, Yazı İleri Müdürümüz Ayhan Aydıner, uzun zamandır yaptığı teklifi yineledi:
'Ağabey, hep kendine değil, biraz da çevrendekilere yaz. Bizim gazetede köşe yazsana!'
Bunun kolay olmadığını bildiğimi, bana göre olmadığını, birikim ve anlatım yeteneği istediğini söyledim.
'Ağabey, sen de bunları görüyorum.' dedi. Teklif böyle gelmişti.
Sonra dostların ısrarı, hatta ironik, kışkırtıcı sözleri etkili oldu, 'olur' dedim. Teklifi böyle kabul etmiştim.
***
Bir koşulum vardı. Gündemimi kendim belirleyecektim. Çünkü genç yaş da döktüğüm saçlarımdan dolayı bana hep bir yerlerden 'esinti' gelir, kafama göre takılırım.
Kısaca 'estikçe' yazacaktım. Ne taraftan esiyorsa, ona göre yazacaktım.
***
Çağımızda doğruları bulmak çok zor. Çevremizdeki yaşanan olayları izlerken; zihnimiz, özümüzde var olan değerlere ve birikimlerimize göre yorum yapmamıza neden oluyor. Medyada gördüklerimiz, kitaplarda okuduklarımız, hele gazetelerden edindiğimiz bilgiler tamamen taraflı. Yazılı ve görsel medyada aynı konu ile ilgili olarak birbirinin taban tabana karşıtı yorumları, değerlendirmeleri görüyoruz.
Öyleyse yazarken doğruya nasıl ulaşacağız?
Bunun da bir yolu var. Beynimizin kendisiyle bir tartışma yapması ve dostlarla yapılan beyin fırtınaları… Sonra da bazılarına 'uçuk' da gelse kendi benliğimiz.
***
Yazı İşleri Müdürüm Ayhan Aydıner, yılların gazetecilik deneyimi olan, gözükara bir kişi. Deneyimlerine dayanarak son derece nezaket dolu bir uyarıda bulundu:
'Ağabey, yazıların çok güzel, çok akıcı dilin var, kendi okuyucu kitleni oluşturmaya başladın bile! Ancak biraz uzun yazıyorsun. Halkımız uzun yazıları ya okumuyor, ya da atlayarak okuyor. Senin daha kısa ama anlatımı dolu ve vurgulu yazacağını biliyorum.'
Biz eğitimciler, buna 'sandviç yöntemi' deriz. Önce güzel sözlerle giriş yapacaksın; sonra gereken uyarıları belirteceksin. Üstünü yine güzel, umut dolu ve gönül okşayıcı cümlelerle kapatacaksın.
***
Bir kurum sahibi, ünlü bir profesörle yemekte buluşmuş. Profesör işinin uzmanı konuşmuş da konuşmuş, anlatmış da anlatmış. Yemektekiler ağzı açık dinlemişler.
Kurum sahibi bir ara:
'Üstadım, anlattıklarınızdan çok etkilendim. Bizim personelin de yararlanmasını isterim. Bizim personele de bunları anlatır mısınız?'
'Tabii!' demiş profesör. 'Personeli toplayın hemen bir konuşma yapalım!'
Kurum sahibi:
'Personel yoğun çalışıyor. Toplayayım ama sadece beş dakika süreniz olacak.'
Profesör çenesini kaşımış:
'Haaaa! O zaman bana hazırlanmam için bir hafta izin verin.' demiş.
***
Uzun anlatmak daha kolaydır. Yayarak anlatırsın. Zor olan kısa anlatımdır. Duygu ve düşüncelerini dar alanda, cambaz cümlelerle vurgulaman gerekir.
Elmanın içindeki şekeri göstermek gibi.
Şekeri görmezsin ama tadını alırsın.