Sandığa giden seçmenin yarısının oyunu al, meclisteki ceylan derili koltukların % 58'ine kurul,
Meclise birilerinin ağzından çıkanları meşrulaştırma görevi yükle,
Üniversite kadrolarını yandaşlarla doldur,
Yargıyı iki dudağının arasına bakacak hale getir,
Emniyeti halkın değil, kendi düşüncenin özel polisi yap,
TSK'nin gelecek inşasını değiştir, kapıkuluna çevir,
Bakanlıklardaki küçük-büyük tüm koltukları ehliyetine bakmadan biatçilerle doldur,
(Burada biat kabiliyetinin ölçüldüğü özel mülakatlara tabi tutulan sıradan memurları saymıyorum bile…)
Basını, medyayı bir havuza doldur, tek musluğun suyuyla beslenmesini sağla,
Büyük şirketleri kayyum ekonomisi içine al, denetle,
Hala mağdur ol!
Olacak iş mi?...
***
Olur!
Muhafazakar otoriter rejimler dünyanın her yerinde böyledir.
Onları 'besleyen duygu', sadece güce sahip olmak, güçlü olmak değil;
'Gücü yitirme korkusu'dur.
Elde ettikleri güçten ve bu gücü yitirmekten kendileri de korkarlar. Gücü kaybetme korkusu, zaman zaman paranoyaya dönüşür. Maço bir havada racon kesme, kol gücüne başvurma eğilimine girerler.
Kuşkuyla baktıkları insanları 'öteki'leştirir, yitirme korkusunun etkisiyle safları sıklaştırma ihtiyacı duyarlar; bunun için demagojinin ve algı yaratıcı kurgusal siyasetin tüm unsurlarını kullanırlar.
Gücü kaybetmemek için yasal-yasadışı yaptıkları her şeyi mubah sayarlar.
***
Marshall yardımları, Amerika ile ilişkilerimizin başlangıcıdır. Beraberinde Amerikan siyasetinden 'McCarthy'ci mantık'ı da ithal ettiğimiz yıllar, 'sol avcılığı'nın yapıldığı soğuk savaş yıllarının da başlangıcıdır.
Rusya'nın tekelindeki, Amerika'nın büyük bir gayretle tüm dünyada şeytanlaştırdığı 'komünizm' tehdidine karşı durabilecek rejimler sürekli teşvik edildi. İnsanlar, bunun ancak otoriter rejimlerle gerçekleşebileceğine inandırıldı. O yıllardan bu yana, muhafazakar iktidarlar da sürekli otoriterleşmenin yolunu aradı.
'Farklı düşünenlerin siyasette var olma şansı'nı engellemek için her yola başvuruldu.
Bu ülke, darbe dönemleri de dahil hep 'muhafazakar otoriter' kesim tarafından yönetildi. Güç ellerindeyken, niye halen güç isterler, anlamak zor!
Aslında biliniyor; güç kaybetmekten korkarlar ve bu korkunun onları 'tükeniş tüneli'ne sokma ihtimali yüksektir. Yarattıkları hayali düşmana yem olmamak (!) için, çarenin 'tek kimlik' (kendilerini ait hissettikleri kimlik) etrafında kenetlenme olduğu mesajını verirler.
Tarih, bunların örnekleriyle doludur.
Ve bu tür muhafazakar otoriter rejimlerin, sonunda 'tarih önünde diz çöktüğü'nü anlatan gerçek öykülerle...
***
Kapitalizmin tıkanıp sedyeye yatırıldığı, değişim ihtiyacı duyduğu bir çağdayız.
Otoriter rejimlerin, yaşanan büyük 'ekonomik krizler sonrası'nda 'alıcı' bulduğunu unutmamak gerekir. Tarih, Hitler ve Mussolini'nin, dünyayı sarsan 1929 krizinden sonra beslenecek meralar bulduğunu yazar.
2008 krizi sonrası, 7-8 yıldır süren, yavaş yayılan ama etkileri henüz tam anlaşılamayan ekonomik krizin görünen sonuçlarından biri de, dünyadaki politik hayatın muhafazakar otoriter iktidarlara evrildiğidir. Sadece ülkemizde değil; Avrupa, Asya, Amerika ve Afrika ülkelerinde de durum böyledir.
***
Osmanlı'nın son döneminde ve Kurtuluş Savaşı'nda, ömürlerinin büyük bölümünü uzun soluklu savaşlara verip, savaşın yıkıcı ve yok edici anlamını iyi bildiklerinden;
2. Dünya Savaşı yangınından korunabilmek için 'kılı kırk yaran diplomasiler' izleyen, halkın tepkisini alacağını bile bile, gerekli önlemleri almaktan çekinmeyen, ülkemizi savaşa girmeden 'tarihin çirkin bataklığı'nın kıyısından geçirebilen, devlet adamları yok şimdi!...
Aksine çıkarını, -kaybedilecek can sayısını umursamadan- savaşmakta bulan, savaşa meraklı bir iktidarla yönetiliyoruz.
Gidişatın güçlerini azaltacağını biliyorlar.
Savaşı da bunun için istiyorlar.
Savaşın, 'iç savaş' veya 'dış savaş' olması da fark etmiyor!