Bir rakam düşünün: 2,8. Küçük, sıradan, gözden kaçması kolay bir sayı. Ama bu rakam, Türkiye’de her 100 bin çalışana düşen iş müfettişi sayısını gösteriyor.
Bulgaristan’da bu sayı 14, Almanya’da 14, Güney Afrika’da 11. Togo’da bile 3,9. Türkiye, aralarında “gelişmiş” diye anılan ülkelerin de bulunduğu bir sıralamada, dünyanın en kötü yüzde 20’lik diliminde yer alıyor. Yalnız bununla da kalmıyor: bir müfettişin sırtında kaç işyeri var diye sorduğunuzda, yine dünya rekoru bizde — 2.445 işyeri, bir müfettişe düşen yük. Bulgaristan’da bu sayı 550.
Çalışma Hayatının En Büyük Sorunu Sermayenin Denetimsizliğidir!
Bu rakamlar, geçen aylarda Emek Araştırmaları Derneği’nin hazırladığı kapsamlı çalışmaya dayanıyor. ILO’nun veri tabanıyla Çalışma Bakanlığı’nın kendi resmî rakamlarını yan yana koyuyor ve ortaya, itiraf etmeliyim, okurken bile insanı yoran bir tablo çıkıyor. Çünkü mesele sadece “az müfettiş var” değil. Mesele, azlığın bir kader değil, bir tercih olması.
2011 yılında bir şey değişti. Bakanlık, “programlı” ya da “proaktif” teftiş adını verdiği yeni bir denetim anlayışına geçti. Kulağa hoş geliyor, değil mi? “Proaktif” — önleyici, sorun çıkmadan müdahale eden, akıllı bir sistem izlenimi veriyor. Oysa raporun ayrıntılarına girdikçe, kelimenin tam tersi bir gerçeklikle karşılaşıyorsunuz. Yeni sistemde işverene artık teftiş öncesinden haber veriliyor. Hangi ilde, hangi sektörde, hangi ay teftiş yapılacağı gazetelere bile düşüyor.
Bakanlığın işverenler karşısındaki bu “nezaketinin” bedelini kimin ödediğini öğrenmek için çok uzağa gitmeye gerek yok. Soma’da, facianın yaşandığı ocakta faciadan iki ay önce müfettişler denetime gelmiş ve “noksan tespit edilmemiştir” diye rapor yazıp gitmişler. Sağ kurtulan bir maden işçisinin ifadesi raporda yer alıyor: müfettişler geleceğine yakın haber alındığı için, tehlikeli bir dizel makinenin kömürün içine gömülerek gizlendiğini anlatıyor. Haberli teftiş, denetlemek için değil, gizlenecek zamanı tanımak için var olmuş oluyor böylece.
Ceza konusuna gelince tablo daha da acıklı. Mevzuata aykırılık tespit edildiğinde müfettişin ilk elden yapması gereken şey, kanunen idari para cezası uygulamak. Ama Bakanlığın kendi rehberi bunu tersine çeviriyor: önce süre veriliyor, “eğitim ve bilgilendirme” yapılıyor, ceza en son çare olarak bırakılıyor. Bir inşaat şantiyesinde bu “son çare” mantığı yüzünden işverene tanınan süre içinde on işçi hayatını kaybetmiş. On işçi. Bir süre belgesinin arkasında.
Peki caydırıcılık ne durumda? 2026 için güncellenen rakamlara göre, 50’den fazla işçi çalıştıran çok tehlikeli bir işyerinde acil durum tedbiri almayan işverene kesilen ceza 66 bin 582 lira. Çalışma sürelerine uymayan işverene kesilen ceza ise 26 bin 620 lira. Bu rakamları büyük bir inşaat ya da lojistik firmasının günlük cirosuyla yan yana koyduğunuzda, “caydırıcılık” kelimesinin burada hiçbir karşılığı olmadığını görüyorsunuz. Müfettişlerin kendi hazırladıkları raporlarda bile bu cezaların caydırıcı olmadığı, aksine ihlali teşvik ettiği yazıyor.
Küçük işletmeler meselesi ise ayrı bir hikâye. Raporun ortaya koyduğu tabloya göre denetimler giderek büyük ve orta ölçekli işyerlerine kayıyor; küçük ve mikro ölçekli işletmeler fiilen teftiş kapsamı dışında kalıyor. Oysa kayıt dışı çalıştırma, sigortasız işçilik, ücret gaspı gibi ihlallerin en yoğun yaşandığı yer tam da bu küçük işletmeler. Alt yüklenici zincirlerinin, taşeronlaşmanın, mikro ölçekli işletmelerin yoğun olduğu sektörlerde -taşımacılık, kargo, lojistik başta olmak üzere- bu durumun ne anlama geldiğini tahmin etmek zor değil: denetim, tam da en çok ihtiyaç duyulan yerde yok.
Bütün bunların toplamı şu: 2010’dan 2024’e, Türkiye’de işçi sayısı yüzde 68, işyeri sayısı yüzde 69 artarken, toplam teftiş sayısı yüzde 72,5 azaltılmış. Teftişlerde “ulaşılan” işçi sayısı ise yarıya inmiş. Bu bir tesadüf tablosu değil, bir tercih tablosu. Denetimsizlik, sermaye için bir imtiyaz; imtiyazın faturasını ise iş cinayetleri, meslek hastalıkları, ücret gaspları ödüyor.
Rapor, bu tabloyu değiştirmenin yolunun sendikal ve siyasal mücadeleden geçtiğini söylüyor. Katılmamak elde değil. Çünkü mesele yalnızca “daha çok müfettiş istihdam edelim” değil. Mesele, denetimin kimin çıkarına hizmet ettiği. Bir ülke, müfettiş sayısını polis ya da bekçi sayısının üç yüz katından fazla azda tutmayı tercih ediyorsa, orada eksik olan bütçe değil, iradedir. “İki virgül sekiz” rakamı, aslında bir siyasi tercihin fotoğrafı. Ve o fotoğrafta işçi sınıfının yeri, her zamanki gibi, kadraj dışında bırakılmış.
Raporu hazırlayan hocam Fatih Güngör ve Emek Araştırmaları Derneği’nin emeklerine sağlık. Üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirmiş. Çalışma hayatının diğer tüm sorunlarını ilgilendiren bu meseleyi gündeme getirmek çok önemli.
Bu raporun üzerine işçi sendikaları başta olmak üzere tüm muhataplar kararlılıkla gitmeli…