Kimin en sevdiği çocuk romanında kalmamıştır aklı? Hangimiz büyüsek de çocukluğundaki öykülere sığınmaz? Derin karanlıklar etrafı sarmaya devam ederken o mürekkep değil mi ihtiyacımız olan? Erol Büyükmeriç, yılların tecrübesi ve aydınlığa adanmış yüreğiyle büyük teşekkürü fazlasıyla hak eden güneşin kalemi. Çocukların geleceği özgürlük içinde, şiirle, sevgiyle karşılaması onun mürekkebinden çıkan yıldızlarca özel sözcüklerin sayfalardan yüreklere akmasıyla daha da mümkün olacaktır. Ödüllü kitapları, şiire adanmış yılları ve Eskişehir'de hemen her sanatsal adımın içinde ve yanında olan duruşuyla Erol Büyükmeriç, gençlerin ve çocukların da sancısını çeken fedakar bir aydın.
Erol Büyükmeriç kimdir?
26 Ocak 1942'de İstanbul'da doğdu. 1969 yılında Eskişehir'de ilk karikatür sergisini açtı. 1996 yılında ilk romanı 'Yergök'ü yayımladı. 1998 - 1999 yıllarında Meriç Kardeş adlı çocuk dergisini dört sayı çıkardı. 2001 - 2002 yıllarında Ankara Üniversitesi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi ve Eskişehir Eğitim-Sen'de (Emece Memece) ve 2008 yılında Akşehir, Eskişehir ve Sivrihisar'da (Nasreddin Hoca) karikatürleri sergilendi. 2002 yılında Osmangazi Üniversitesi'nde bir dönem Çocuk Edebiyatı dersi verdi. 2006 - 2012 yılları arasında Rahmi Emeç ile birlikte 'Yazılıkaya Şiir Yaprağı'nı' çıkardı.
Kimi öykü, şiir ve yazıları Varlık, Çağdaş Türk Dili, Türk Dili, Güzel Yazılar, Düzyazı Defteri dergileri ile Yazılıkaya Şiir Yaprağı'nda yayımlanan Büyükmeriç, 'Son İki Çocuk' romanı ile 'Mevlüt Kaplan Edebiyat Ödülü 1999 Roman Yarışması'nda mansiyon ödülünü aldı.
............
FELSEFE- JEAN PAUL SARTRE
Sartre, 1935 yılında İmgelem adlı kitabını yazarken düş ile uyku öncesi dalgınlıktaki imgelerle, algılamadaki kural dışılıkla ilgilenir. Sartre bu olayı kendi üzerinde inceleyebilmek için eski bir doktor arkadaşından kendisine halüsinasyonlar görmeye yol açan meskalin iğnesi yapmasını ister. Doktor, onu, bunun pek zevk verici olmadığı konusunda uyarır ama Sartre ısrar eder. Bu tehlikesiz bir şeydir; bir iki algılama bozukluğunu gözlemleyecek kadar bir süre ufak bir içsel yolculuğa çıkacak, sonra normale dönecektir. Deneme 1935'in Şubat ayında yapılır. Sartre için sonuçları yıkıcı olur; içsel bir patlama yaşar, algılaması bozulur, her yerden canavarlar çıkar. Sartre, kendisinin delirdiğini söyler. Beauvoir, o dönemi şöyle anlatır: 'Sartre'da etkisi korkunç olmuştu. Halüsinasyonlar olmamıştı ama gördüğü nesneler korkunç biçim değişikliğine uğruyordu; akbaba-şemsiyeler, iskelet-papuçlar, ıstakozlar, yengeçler, canavarsı yüzler görmüştü. Ben yokken Sartre'ı yengeçlerden, ıstakozlardan yanında biri kalarak koruyordu. Hekimler meskalinin kesinlikle böyle bir krize yol açmayacağını söylediler. Seansta sadece birtakım halisanasyon tasarıları sunmuşlardı; mutlaka bu korkuları canlandıran etken, felsefi çalışmaların onu içine sürüklediği gerginlik ve yorgunluktu. Bu durum derin bir huzursuzluğun belirtisiydi.'
.............
BİR ÖYKÜ - DÜŞ YAKAMDAN
-Sevtap Ayyıldız-
Koşarak indim yokuştan aşağı, deniz kenarına geçmeden kaldırımdan yürüdüm. Karabataklar, balıkçı tekneleri aklımı çelmeyecek bugün. Doğru işe, erken çıkabilirsem de… Öğlene doğru halden yeni çiçekler geldi, lilyum, orkide, mavi renkli güller… Hepsini yerlerine yerleştirdim, birkaç buket hazırladım, Ahmet abi hızıma şaşırdı, fazla müşteri yoktu, şans benden yana derken Mustafa gelemeyeceğini, annesini İzmit'e götüreceğini söyledi. Necip'i aradım, ikimiz gidebilirdik, hastaymış, çok öksürüyormuş, bu halde ayıp olur bayanlara dedi. İlaç içersin, ıhlamur içersin geçer dedim ama gerçekten kötüydü, telefonda öksürük nöbetine tutulunca konuşamadı bile. Tek başıma gidemem, kadınlar beni yemez biliyorum ama korkuyorum, tek gidersem başaramam, ya bana gülerlerse? Korkağın tekiyim ben, lanet olsun bana.
Akşam iş çıkışı hüsrana uğramış bir adam olarak yürürken Büyükdere'ye kadar kendimle kavga ettim. Başka yolu yok mu bu işin? Bir ara köpek pisliğine bastım, ayağım kaydı. Kaldırımlar batmış, kızamadım hayvanlara, her yan beton, nereye yapsınlar, denize mi? Yorulunca bir banka oturdum. Karşı komşumuzun oğluyla selamlaştım, yüz versem gelip yanıma oturacak. Meşgulüm ben, düşünüyorum: Bir kadına dokunmak, onun çıplak bedeninde ellerimle gezintiye çıkmak, her kıvrımını tanımak, her ayrıntıyı heykeltıraş gibi beynime kazımak istiyorum.
On beş yaşındaydım, düşünebiliyor musunuz, neredeyse çocuktum, ama uzun boylu, yapılıydım, kadınların ilgisini çekiyordum, hem kadınların dilinden anlıyor dinliyordum onları, tek vücut olurken bile dinliyordum. Salon alkıştan kırılıyordu, ünlü, yakışıklı ve şık bir adam ilk ilişkisini anlatıyor, insanlar anılarımı dinlemek istiyorlar, ben anlattıkça onlar coşuyorlar. Fon müziği, Batsın bu dünya. Orhan abim. Orhan abim mi?
'Alo, anne, tamam alırım, geliyorum zaten.'
Tuz bitmiş, komşudan alıverseydin ya anne, bir paket tuz için bölünür mü hayaller?
Bir kadına dokunmak sır perdesinin öbür yanına geçmek gibidir, diyor Necip. Bizimkiler öyle çok kadın tanıdılar ya sırlı, esrarlı konuşup hava atıyorlar. Yok neymiş, serin suya girmek gibiymiş, önce irkilirmişsin alışınca çıkmak istemezmişsin. Bir gün ben de böyle laflar edeceğim ama şimdi yarama tuz basayım.