Hazirandı, temmuzdu derken…
Ağustosun da sonu geldi.
“Yok canım, ağustos daha bitmedi,” desek de…
Bitiyor!
Bitecek!
Geriye kalan son günler…
Yaz geçip gitti, bir şey anlamadık; ağustostan kalan bu son günlerden ne anlayacağız?
Bütün bir ömür geçip gidiyor yine de bir şey anlayamıyoruz.
Neden?
Yaşamak güzel çünkü.
Hayat güzel.
Bütün yakınmalarımıza rağmen.
Kim, hangi şair demişti,
“İnsan nasıl ölebilir,
Yaşamak bu kadar güzelken?” diye?
Fazıl Hüsnü Dağlarca mı?
“İnsan nasıl ölebilir,
Yaşamak bu kadar güzelken?”
Fazıl Hüsnü Dağlarca, doksan altı yaşında öldü.
Doksan altı yıl yaşadı.
En iyisinden.
Ama işte…
Bir doksan altı yıl daha yaşasa aynı şeyi söylerdi.
Hayat güzel.
Yaşamak güzel.
Bu dünya güzel.
Bütün haksızlıklara…
Hukuksuzluklara…
Uğursuzluklara…
Caniliklere…
Gaddarlıklara…
Talihsizliklere…
Sevgisizliklere…
Nefrete ve kine rağmen hayat güzel.
Yaşamak güzel.
Ama…
“İnsan nasıl ölebilir,
Yaşamak bu kadar güzelken?” desek de…
Çaresiz…
Nasıl ki bu yıl da yazın sonu biz daha bir şey anlayamadan geldiyse…
Ömrümüzün de sonu öylece gelecek.
Yine de biz yaşamaya devam edeceğiz.
Yeni yaz aylarını bekleyerek…
Okuyarak, yazarak…
Film izleyerek…
Müzik dinleyerek…
Sosyal medyada fink atarak…
Dedikodu kovalayarak…
En yakınlarımızın arkasından konuşarak…
Öfkelenerek…
Sövüp sayarak…
Hırsımızda boğularak…
Sevgisizliğimizi nefretle besleyerek…
Korkularımız, kaygılarımız ve içimize sığmayan hırsımız yüzünden yaşanacak güzel şeyleri ıskalayarak…
Ne demişti Tanrı baba?
“Boşuna mı kızlar verdim, şarap verdim size
Güzel güzel yaşayasınız diye.”
Neden herkes…
Her şey güzel olmaz?
Üstelik de yaşam bu kadar kısayken?