1960’lı yılların sonuna doğru güçlenen solun toplumsal meşruluğunun giderek yaygınlaşması, Amerikan emperyalizmi ve işbirlikçi burjuvaziyi korkutmaya başlamıştı.12 Eylül Faşizmi’nin öncülü 12 Mart Muhtırası bu süreçte verildi.

12 Mart 1971 Muhtırası’nı verenlere göre “toplumsal uyanış, ekonomik gelişmeyi aşmıştı.” Bu sözlerin anlamı açıktı; meydanlarda toplanıp “Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye” diyenlerin, sendikal bilincin gelişmesi ile hak arayanların, emperyalizme karşı çıkanların, bozuk düzene baş kaldıranların başı ezilmeliydi. “Derin planlar” ustaca devreye girdi.

Ülkesinin ve halkın çıkarlarını kendi yaşamlarından bile önde gören, okuyan, sorgulayan yurtsever gençler karşıt görüşlü çatışmalar körüklenerek ve birbirine kırdırılarak” yok edildi.
   Kabına sığamayan gençliğe gözdağı vermek için Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan 6 Mayıs 1972’de bir darbe dönemi hukukuyla idam edildiler.
Deniz ile Yusuf 25, Hüseyin 23 yaşındaydı.

NE İSTİYORLARDI?
    Dünyada 1968 yılında zirveye ulaşan sosyal uyanışla başlayan öğrenci hareketleri Türkiye’de de silinmez izler bıraktı.
Aynı dönemde, farklı ülkelerde yaşayan gençlerin düşünsel ortak paydalarında insanların özgürlüğünü, eşitliğini savunmak; hakça paylaşımcı, toplumcu bir dünya görüşü içinde ezilenden ve barıştan yana olmak vardı. 
Bu süreci yaşayan birçok ülkede dönemin öğrenci liderleri daha sonra ülkelerinin politik yaşamlarında söz sahibi olurken, aynı sürecin Türkiye senaryosu bir başka türlü yazıldı.

20-25 yaşlarında kaybettiğimiz Denizlerin, Hüseyinlerin, Yusufların, Sinanların, Mahirlerin, İbrahimlerin ve daha nice gencimizin ülke siyasetine katılma şansı olmadı.

 “Tam Bağımsızlık İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenleyip Samsun’dan Ankara’ya yürüyen gençlerin uğruna ölümü göze aldıkları dünya, “gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan” hakça paylaşımcı özgür bir dünyaydı.

“DENİZLER” YAŞASAYDI… 

Deniz ve Arkadaşları yaşasaydı; emperyalizm, faşizm ve feodalizm karşıtı mücadelelerini daha da kararlı biçimde sürdürürlerdi.

Tek adam rejimlerine kesinlikle karşı çıkar; kuvvetler ayrılığı temeline dayanan demokratik parlamenter sistemi savunurlardı.

1968’de Dolmabahçe’de denize döktükleri 6. Filo’yu korumak(!) için gençlerin üzerine saldıranların günümüzdeki uzantılarına yine karşı çıkarlardı.

Daha 1969 yılında Filistin halkının yanına koştukları gibi, bugün yine dünyanın neresinde emperyalist işgal, zulüm, baskı ve sömürü varsa oraya gitmekten çekinmezlerdi.

Hukuku, adaleti, insan onurunu, eşitliği, özgürlüğü, kadın haklarını ayaklar altına alan; insanları korkutarak, sindirerek onları açlığa mahkum edenlere karşı yine en ön saflarda direnirlerdi….

52 YIL SONRA….

    Türkiye üzerindeki projelerini(!) çok önceden yapan emperyalizmin güdümündeki egemen oligarşi ve iş birliği yaptığı karanlık güçler, dünyanın hiçbir ülkesinde kendi gençlerine bizdeki kadar sert ve kıyıcı davranmadı. Buna rağmen,

Deniz, Yusuf ve Hüseyin hiç unutulmadı.
Tarih, olaylar hakkındaki gerçek hükmünü bazen geç, bazen de erken verir. Ama, tarihin verdiği karar her zaman adaletsiz yargı kararlarının üstüne çıkar.
İşte bu yüzden 52 yıl değil yüzyıllar geçse de “Ne Devrimciler ölür ne de Devrimler!”…

O GÜNÜ HİÇ UNUTMADIK!..

    1972 yılının 6 Mayıs’ı, Ankara’da “Devrimci” bir üniversite öğrencisi olarak yaşayan bizlerin hiçbir zaman unutamayacağı en hüzünlü günlerimizden biridir.

O günü hiç unutmadık…

Ankara’ya her yolumuz düştüğünde Karşıyaka Mezarlığına uğrarız...
“Denizlerin” mezarlarına bir karanfil bırakırız.
Üç mezarda 25 yaşlarında üç gencin adları yazılıdır.
Doğum tarihleri yazar bir de...
Ama ölüm tarihleri yoktur...