Son dokuz haftadır doğa temelli çözümler üzerine yazıyorum. Fakat bunu alışıldık biçimde, yalnızca yeşil altyapı, kent parkları, yağmur bahçeleri, sulak alan restorasyonu ya da karbon tutma kapasitesi üzerinden yapmadım. Daha temel bir yerden bakmaya çalıştım. Doğayı paylaştığımız diğer canlıların alışkanlıkları, davranışları ve yaşama tutunma biçimleri üzerinden düşündüm.
Çünkü doğa temelli çözümler, çoğu zaman zannedildiği gibi doğaya birkaç yeşil unsur eklemek değildir. Bir binanın cephesine bitki koymak, bir meydana ağaç dikmek, bir dere kenarını peyzaj projesiyle güzelleştirmek tek başına yeterli değildir. Bunlar değerli olabilir; ama doğa temelli düşüncenin asıl özü burada değildir. Asıl mesele, doğanın nasıl çalıştığını, canlıların çevreleriyle nasıl ilişki kurduğunu, suyu, toprağı, havayı, gölgeyi, besini, güvenliği ve zamanı nasıl kullandığını anlamaktır.
Bu nedenle önce okyanustaki planktonlardan başladık. Çıplak gözle göremediğimiz bu küçük canlıların, atmosfer süreçleriyle dolaylı ilişkiler kurabileceğini gördük. Elbette bu, “planktonlar bulut yapar” gibi kolaycı bir cümleye indirgenemez. Ama şunu gösterir: Okyanusun mikroskobik yaşamı ile gökyüzündeki bulut arasında bile bir bağlantı varsa, gezegen sandığımızdan çok daha ilişkisel çalışıyor demektir. Doğa temelli çözüm arayışı, işte bu ilişkileri görerek başlar.
Sonra ormanlara baktık. Ormanların insan gibi konuşmadığını, ama bundan daha önemli bir şey yaptığını söyledik. Ormanlar bağ kurar. Kökler, mantarlar, mikroorganizmalar, su, gölge, çürüme ve yenilenme aynı sistemin içinde çalışır. Buradan alınacak ders, ormanı romantize etmek değildir. Ormanı bir dayanışma masalına çevirmek de değildir. Asıl ders şudur: Yaşayan sistemlerin gücü, tek tek unsurların büyüklüğünden değil, aralarındaki ilişkinin niteliğinden doğar.
Kurtlara geldiğimizde mesele daha da başka bir boyut kazandı. “Kurtlar nehirlerin yönünü değiştirir mi?” sorusu etkileyici ama dikkatli kullanılmadığında yanıltıcıdır. Kurt nehir yatağını kazmaz. Suyu eliyle yönlendirmez. Fakat bir ekosistemde üst düzey yırtıcının varlığı, otçulların davranışını, bitki örtüsünü, kıyı sistemlerini, hatta bazı koşullarda akarsu çevresindeki morfolojik süreçleri etkileyebilir. Buradaki ders basittir ama ağırdır: Bir türü sistemden çıkardığınızda yalnızca bir canlıyı kaybetmezsiniz; ilişkileri kaybedersiniz.
Mantar ağlarını düşündüğümüzde, bağlantı meselesi başka bir açıdan doğa temelli yaklaşımları anlaşılır kıldı. İnsan, interneti kurduğu için bağlantıyı icat ettiğini sanıyor. Oysa toprağın altında çok daha eski, çok daha yavaş, çok daha ekolojik ağlar var. Mikorizal mantarlar, bitkilerle karmaşık ilişkiler kuruyor; besin, su, kimyasal sinyal ve karbon akışlarının parçası oluyor. Burada da dikkatli olmak gerekir. Mantar ağlarını internetle birebir aynı şey gibi anlatmak bilimsel olarak zayıftır. Fakat şu cümle güçlüdür: İnternet hızlıdır; mantar ağı ise çevresiyle birlikte çalışan bir ilişki düzenidir. Biz ağı büyütüyoruz, doğa ağı dengeliyor.
Termit yuvaları bize mikroiklimi öğretti. İnsan serinlemek için çoğu zaman daha güçlü makineler üretir. Termit ise geometri, boşluk, gözeneklilik, hava akımı, sıcaklık farkı ve koloni metabolizmasıyla birlikte çalışan bir düzen kurar. Termit yuvası basitçe doğal klima değildir. Daha doğru ifade şudur: Termit yuvası, çevreyle savaşmadan iç koşulları düzenleyen canlı bir mikroiklim mimarisidir. Kentlerin ve binaların buradan alacağı ders açıktır. Konforu yalnızca enerji tüketerek değil, biçim, malzeme, yönlenme, gölge ve hava hareketiyle birlikte üretmek gerekir.
Kunduzlar ise suyu yeniden düşünmemizi sağladı. Kunduz, suyu yalnızca kullanan bir canlı değildir; suyun peyzajdaki davranışını değiştirir. Akışı yavaşlatır, suyu yayar, küçük göletler oluşturur, yeraltı suyunu besler, habitat yaratır, kuraklık ve taşkın karşısında sistemi daha süngerimsi hale getirebilir. Buradaki ders, kentlerin suyla kurduğu aceleci ilişkiye yöneliktir. Biz suyu çoğu zaman en hızlı biçimde uzaklaştırmaya çalışıyoruz. Kunduz ise suyu peyzajda tutmanın zekâsını gösteriyor.
Sonra şehirlere döndük ve sorduk: Şehirler neden ormanlar gibi düşünmek zorunda? Çünkü şehirler de tıpkı ormanlar gibi yalnızca fiziksel bileşenlerden oluşmaz. Bina, yol, altyapı, park ve nüfus toplamı bir şehir etmez. Şehir; su, enerji, gölge, hareket, atık, sosyal ilişki, ekonomik baskı, risk ve canlı yaşamın birlikte dolaştığı karmaşık bir metabolizmadır. Orman gibi düşünmek, şehri ağ olarak okumaktır. Döngüleri kapatmak, çeşitliliği artırmak, tek merkezli kırılganlıkları azaltmak, gölgeyi, suyu ve toprağı planlama kararlarının merkezine almaktır.
Yapay zekâya geldiğimizde ise daha zor bir soruyla karşılaştık. Yapay zekâ doğayı neden henüz anlayamıyor? Çünkü doğayı görüntüden tanımak, haritalamak, sınıflandırmak veya tahmin etmek, onu gerçekten anlamak değildir. Yapay zekâ güçlü bir araçtır; orman kaybını izleyebilir, yangın riskini modelleyebilir, taşkın hassasiyetini hesaplayabilir. Fakat doğayı ilişki, eşik, zaman, beden, yerel bilgi ve ekolojik hafıza içinde kavramakta hâlâ sınırlıdır. Daha fazla veri her zaman daha fazla anlayış demek değildir. Yanlış soruyla çalışan güçlü bir model, yalnızca yanlış düşünceyi hızlandırır.
Sonunda Nature-Based Intelligence, yani Doğa Temelli Zekâ kavramına vardık. Bu kavramı yalnızca yeni bir proje başlığı, moda bir terim ya da sürdürülebilirlik diline eklenmiş parlak bir ifade olarak görmemek gerekir. Doğa Temelli Zekâ, doğayı korunacak çevre ya da kullanılacak kaynak olmaktan çıkarıp öğrenilecek bir sistem zekâsı olarak ele alma çabasıdır. Bu zekâ, canlıların alışkanlıklarında, ekosistemlerin geri besleme döngülerinde, suyun akışında, ormanın katmanlarında, mantarın ağında, termitin yuvasında, kunduzun barajında ve planktonun atmosferle kurduğu görünmez ilişkide saklıdır.
Bu yaklaşımı Avrupa Birliği Erasmus+ Programı tarafından desteklenen “Filling the Gap: Development of Ecological Planning and Design Learning Network and an Adaptive Smart Training Module for Disaster Resilient and Sustainable Cities” başlıklı EPD-Net Projesi kapsamında geliştirmemizin nedeni de budur. Güncellenen yapısıyla 13 ülkeden 32 partneri bir araya getiren bu uluslararası ağ, ekolojik planlama ve tasarım bilgisini afetlere dirençli, sürdürülebilir ve öğrenen kentler için yeniden düşünmeye çağırmaktadır. Burada hedef yalnızca eğitim materyali üretmek değildir. Hedef, planlama aklını dönüştürmektir.
Doğa temelli çözümler artık yalnızca “yeşil” olmakla yetinemez. Yeşilin nerede olduğu, neye bağlandığı, hangi suyu tuttuğu, hangi canlıya yaşam alanı sunduğu, hangi mahalleyi serinlettiği, hangi kırılganlığı azalttığı ve hangi döngüyü onardığı önemlidir. Aksi halde doğa temelli çözüm dediğimiz şey, kolayca peyzaj makyajına dönüşür.
Bir ağaç dikmek iyidir; ama ağacın gölgesi kime ulaşıyor?
Bir park yapmak iyidir; ama park kentin ekolojik ağına bağlanıyor mu?
Bir dereyi ıslah etmek iyidir; ama dereye yeniden yaşam alanı açılıyor mu, yoksa yalnızca daha düzgün bir beton kesit mi üretiliyor?
Bir yapay zekâ modeli geliştirmek iyidir; ama model doğayı yalnızca sınıflandırıyor mu, yoksa ilişkileri okumamıza yardım ediyor mu?
Bu soruları sormadan doğa temelli çözümlerden söz etmek eksik kalır.
Belki de son dokuz haftanın ortak cümlesi şudur: Doğa bize çözüm listesinden daha fazlasını sunuyor. Doğa bize düşünme biçimi öğretiyor.
Plankton bize görünmeyen bağlantıları hatırlatıyor.
Orman bize ilişkinin önemini gösteriyor.
Kurt bize sistemden çıkarılan bir canlının yalnızca kendisiyle birlikte gitmediğini öğretiyor.
Mantar ağı bize bağlantının hız değil, anlam meselesi olduğunu söylüyor.
Termit yuvası bize konforun enerjiyle değil, akışla da kurulabileceğini gösteriyor.
Kunduz bize suyu uzaklaştırmak yerine peyzajda tutmayı hatırlatıyor.
Şehir bize, bütün bu dersleri hâlâ yeterince öğrenemediğimizi gösteriyor.
Yapay zekâ ise bize şunu söylüyor: En gelişmiş araçlar bile yanlış düşünceyle kullanıldığında doğayı anlayamaz.
O halde doğa temelli çözümler, doğayı paylaştığımız canlıların alışkanlıklarına dikkat kesilmeden kurulamaz. Çünkü bu canlıların her biri, bulunduğu çevreyle ilişki kurmanın başka bir yolunu denemiştir. Kimi suyu yavaşlatmıştır. Kimi toprağın altında ağ kurmuştur. Kimi mikroiklim üretmiştir. Kimi av ve avcı ilişkisiyle peyzajın dengesini değiştirmiştir. Kimi gözle görünmeyecek kadar küçük olmasına rağmen atmosferle ilişki kurmuştur.
İnsan ise uzun süre bütün bunları arka plan sandı.
Oysa arka plan dediğimiz şey, yaşamın kendisiydi.
Bugün iklim krizi, biyolojik çeşitlilik kaybı, kuraklık, seller, yangınlar ve kentlerin artan kırılganlığı bize aynı şeyi söylüyor: Doğadan kopuk zekâ, sonunda kendi kırılganlığını üretir. Daha fazla teknoloji, daha fazla veri, daha fazla yapı ve daha fazla kontrol tek başına yeterli değildir. Hatta yanlış yerde kullanıldığında sorunu büyütebilir.
Bu nedenle asıl ihtiyacımız olan şey, doğaya geri dönmek gibi nostaljik bir çağrı değildir. Asıl ihtiyaç, doğadan öğrenebilecek kadar olgun bir bilimsel ve planlama aklıdır.
Doğayı paylaştığımız canlılar bize hazır reçeteler vermez.
Ama daha iyi sorular sordurur.
Belki de bu çağda en çok ihtiyacımız olan şey tam olarak budur.