Arama kurtarma ekiplerinde görev alanlara büyük saygı duyuyorum.

Gönüllülük esasıyla çalışıyor, çoğu zaman özel hayatlarından fedakarlık ederek, başkalarının hayatına dokunabilmek için büyük bir özveriyle çabalıyorlar.

Uzaktan belki basit görünen bu iş, aslında büyük emek gerektiriyor.

Kente Sivil Bakış’ta ağırladığımız konuklarımızdan AKUT Eskişehir Lideri Murat Volkan Acar’la yayında üyelik sürecine dair konuşurken, “6 Şubat depremlerinin ardından sizlere olan başvuru sayısında bir artış oldu mu?” diye sorduk.

Acar, depremin ardından 3 gün içerisinde telefon ve mail yoluyla yaklaşık 450 başvuru aldıklarını söyledi.

“Ne kadar güzel” diye düşünürken ben, Acar şöyle devam etti: Depremin telaşı geçtikten sonra arkadaşlarımız Eskişehir'e döndü. Önce katılmak isteyenlerle bir toplantı yapalım dedik. Yaklaşık 280 vatandaşımız geri dönüş yaptı. Bize başvuru yapan, ilk toplantımıza gelen 280 kişiden 25 arkadaşımız, daha sonra 20 arkadaşımız sonra 15 arkadaşımız kaldı. Kademeli olarak azalıyor.

Arama kurtarmacılara olan saygım bir kat daha arttı.

Çünkü Acar’dan aldığımız bilgiye göre, sahada aktif rol alabilmek için yaklaşık 1 buçuk yıllık bir süreçten geçmek gerekiyor. Televizyonlarda gördüğünüz arama kurtarmacılar var ya hani, işte bu eğitimleri tamamladıktan sonra ancak o şekilde görev alabiliyorsunuz.

“Ben geldim, hadi kimi kurtarıyoruz şimdi” diyemiyorsunuz.

Bu tablo aslında ülkenin ruh halinin küçük bir özeti gibi…

Deprem olur, binlerce can gider, binalar yıkılır...

Bambaşka felaketler olur, bedelini vatandaş öder…

O an ayaklanırız, can havliyle “ben ne yapabilirim” diye düşünür, aksiyon alırız…

Sonra günler geçer, yaşananlar unutulur…

Duygularımızdaki ateş yavaş yavaş sönmeye başlar…

Ve tam da o noktada ortaya şu soru çıkar:

Biz gerçekten, kalpten mi iyilik yapmak istiyoruz yoksa o anın duygusuna mı kapılıyoruz?

Acar, kendi aralarında kullandıkları bir tabirden bahsetti. “Enkaz turisti… Üzerine reflektörlü yelek alan kişi enkazın üstüne çıkar. Ki hatta AFAD bunun önüne geçebilmek için işte ekiplere akreditasyon sınavları çıkarttı.”

Düşünün; ortalık yangın yeriyken, durumu şov malzemesi yapan, aslında eğitimi olmayan fakat bilinçsizce duruma müdahale etmeyi kendine görev sayan kişilerin önüne geçmek amacıyla yapılan bir sınav bile var bu ülkede.

İşte tam da bu yüzden bir şeyler değişmiyor. Değiştiremiyoruz.

Felaket anında sorguluyor, sonrasında unutuyoruz.

O an elimizi taşın altına koymak istiyoruz, sonra vazgeçiyoruz.

Ve konuyla ilgili yetkili olanlar da bunu çok iyi biliyor.

Toplumsal hafızanın ne kadar kısa olduğunu, öfkenin ne kadar çabuk söndüğünü, tepkilerin ne kadar çabuk dağıldığını görüyorlar.

Nasıl olsa geçer… Nasıl olsa gündem değişir… Nasıl olsa unutulur…

En üzücü tarafı da maalesef haklılar, düşündükleri gibi oluyor…

Biz ne zaman sadece felaket anlarında ortaya çıkan birer “enkaz turisti” olmaktan vazgeçersek, ne zaman duygusal refleksler yerine sürdürülebilir sorumluluk alırsak işte o zaman bir şeyler değişir.

Yoksa enkazların altında kalmaya devam eder, sonra da buna “kader” deriz…