Elaziz komutanı Şeyh Şerif Efendi'ye yazdığı 16 Şubat 1925 tarihli başka bir mektupta, çeşitli kişilerin görevlerini belirtmekte, harekat planını bildirmektedir. 'Emirü'l- Mücahidin Mehmet Sait Nakşibendi' imzasını taşıyan başka bir mektup da Piran olayından üç gün sonra yazılmıştır. Çeşitli mektuplardan da anlaşılacağı üzere, ayaklanmanın planlaması Şeyh Said'in bilgisi dışında değildir. Kardeşlerinden Şeyh Abdürrahim'in evinde bulunan ve hangi tarihte yazıldığı belli olmayan bir beyannameden haberi olmadığını söylemektedir. Ayaklanmanın ileri gelenlerinden birçoğunun imzasını taşıyan 'Kürt eşraf ve hanedanına reva görülen zulüm, hakaret, kin ve nefretin birkaç senedir gazetelerde yer aldığı'nın ve'Selabet-i İslamiye ve asabiyet-i Kürdiyesi galeyana gelen birçok zevat bir cemiyet-i İslamiye teşkil ederek müstakil bir İslam hükümeti vücuda getirmek fikrinde' olduklarının, 'Putperestlik dinini ihyaya ve ayin-i metrukelerini icraya çalışan bu Türk Laik Hükümeti'nin' yıkılmasına çalışanlara her çeşit yardımda bulunacağının bildirildiği ve Piran olayından önce yazıldığı sanılan bu bildiriden Şeyh Said'in haberinin olmaması mümkün değildir.
Ayaklanmanın, Şeyh Said'in dediği gibi, yalnız 'din' ve 'şeriat' gereklerinin uygulanmasının sağlanması için çıkmadığı, başlangıç ve gelişmesi sırasında verdiği emir ve görevlerden, esir alınan asker ve subaylara 'düşman askeri', ayaklanmaya katılmayan Kürt aşiretlerine de 'mel'un' veya 'Türk' denmesi, 3. Ordu Komutanlığının eline geçen Şeyh Said'e ait belgelerin üzerinde 'Kürdistan Harbiye Nezareti, Kürdistan Reisi veya Hükümeti' başlıklarının kullanılmış olması, olayın basit bir amaca yönelik değil, geniş ve yaygın bir 'Kürtlük Davası' olduğunu göstermektedir.
Şeyh Said'in sorgusu sırasında, gerektikçe diğer sanıkların da sorgusu yapılmaktadır. Şeyh Said'in damadı Şeyh Abdullah'ın sorgusunda, ayaklanmanın önceden hazırlandığından bilgisi olmadığını, Varto Cephesi Komutanlığı yapmış, Varto Hükümet Konağı'na kendi bayrağını çektirmiş, kendi imzasını taşıyan mektupların okunup, ayaklanmada görev almış olduğu belirlenmiş olmasına rağmen bunları reddetmekte, Şeyh Said'in herkese mektupla emir verdiğini söylemekte, hatta ayaklanmanın önünü almak için çaba harcadığını, Şeyh Said'in mektupla verdiği emirleri uygulamadığını, bayrağı da kendisinin çektirmediğini ileri sürmektedir. Sorgu sırasında okunan birçok belge arasında, özellikle Şeyh Said'in imzasını taşıyan 19 Mart 1925 tarihli Diyarbakır saldırısını, şehrin alınamayışını, ayaklanmayı nasıl yönettiğini, Ali Rıza'nın Hınıs'ı alışı, Muş ve Bitlis üzerine yürümesi gerektiğini bildiren mektup en ilginç olanlarındandır. Kasım Bey, Şeyh Abdullah'ın komutanlık yaptığını, hatta ayaklanmaya katılmayan kendi köyünün de onun tarafından yaktırıldığını söyleyince, Şeyh Abdullah, bunları yapmadığını, Kasım Bey'e yazılmış olan mektupların Kürtler tarafından kendi adına yazılmış olduğunda ısrar edip, 4 Nisan 1925 tarihli ve cepheye asi gönderilmesini bildiren ve kendi imzasını taşıyan mektuptan haberi olmadığını söyler. Mektup kendisine gösterilince, 'Bu imza benimdir. Bu mektubu inkar etmiyorum. Ne yapayım beni de soktular içine', der. Daha sonra, halkı ayaklanmaya kışkırtan bir bildiri okunur ve altındaki imzalar içinden kendisininkini tanıyan ve itiraf eden Şeyh Abdullah, okuma bilmediğini ve bildiriden haberi olmadığını, ayaklanmaya zorla sokulduğunu ileri sürüp kendi imzasını taşıyan çeşitli mektup ve beyannamelerden, okuyamadığı için haberi olmadığını söyler. Oysa Arapça okumasını bilmesine rağmen, verdiği ifadeler birbirini tutmamaktadır.
Kasım Bey sorgusunda, Şeyh Said'i çocukluğundan beri tanıdığını, fakat ayaklanmanın çıkmasından önce kendisiyle buluşmadığını, Varto'ya isyancıların yaptığı saldırılara karşı direndiklerini, fakat sonunda çekilmek zorunda kaldıklarını, birinci saldırıya Şeyh Abdullah'ın komuta etmiş olduğunu, ikinci saldırıdan yedi- sekiz saat sonra, Varto'ya gelip kendilerini esir aldığını ve bundan sonra da zorla olaya karıştırıldığını söyler. Kasım Bey'in devam eden açıklamalarına göre ; Seyyid Abdülkadir ile Bedirhaniler, Kürdistan başkanlığını paylaşamamışlar, bu yıllarca sürmüş, Bedirhani bir ara Rusya'ya geçmiş, Birinci Dünya Savaşı yıllarında bu çalışmalar yavaşlamış, Mondros Mütarekesi'nden sonra yeniden başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa'nın Erzurum Kongresi'ni topladığı sırada, Kürtler arasında, Kürdistan kurulacağına dair yaygın bir düşünce vardır. Kendisi de bir Kürt bağımsızlığı düşüncesine inanmadığını, birlik kuramayacaklarını, Arap veya Fars etkisi yerine, kendisinin, 600 senedir beraber yaşadığı Türklerden ayrılmayı istemediğini belirtir. 'Bağımsız Kürdistan' kurulması için yıllardan beri süregelen çalışmaları ve ilgili kişilerin adlarını açıklar. Yusuf Ziya Bey'in çalışmalarından söz ettikten sonra, ayaklanmanın esas amacının bağımsız Kürdistan kurulması olduğunu, dinin bu amaç için araç olarak kullanıldığını ileri sürer. Bu açıklamaları dinleyen diğer sanıklar yalanlamada bulunmazlar. Şeyh Said'in 'Din için kıyam farz oldu. Bir Türk öldürmek, yetmiş gavur öldürmekten efdal'dir' dediğini söylemesini ise Şeyh Said yalanlamaz.
Şeyh Abdüllatif, ayaklanmanın çıkışından bilgisi olmadığını, zorla katıldığını, Diyarbakır'ın alınmasından sonra İngiliz yardımının sağlanabileceğini duyduğunu söyler. Daha sonra Şeyh Şemseddin'in sorgusuna geçilir. Harput'u işgal etmediğini, aşiretleri ve müritleri bulunmadığını söyleyince, Şeyh Said, onun Gazip cephesinde görevlendirildiğini belirtecektir. Eldeki bütün belgeler ve sanıkların açıklamalarına rağmen, Şeyh Şerif 'Cephe Kumandanı', 'Emirü'l- Mücahidin' olduğunu reddetmektedir. Fakih Hasan'ın bir mektubu okunduktan sonra bile reddetmekte ısrar edince, Fakih Hasan, Başkan'ın sorusu üzerine, Şerif'in cephe komutanı olduğunu ve mektubu ona kendisinin yolladığını söyler. Şeyh Said de, kendisini cephe komutanı atamış olduğunu açıklamasına rağmen, cephe komutanı olmadığında ısrar eder. Kendisine mektup yazılmakla cephe komutanı olunamayacağını ileri sürmesine kızan Şeyh Said, 'Vallahi yazıyordu. O evrakın içinde mektupları yok mu? Gösterin görsün' der. Bütün bu açıklamalara rağmen, komutan olmadığında direnecektir. Şeyh Şerif'in sorgusunun bitmesinden sonra Şeyh Said'e, geçen celsede 'Beni ayaklanmaya yönelten iki sebep vardı' dediği hatırlatılır ve bunların neler olduğu sorulur. Şeyh Said bunlardan birincisinin 'Şeriat kitapları ve Akide', ikincisinin ise 'basın' olduğunu belirtir. Üçüncü bir sebep olarak, meclisteki muhalefetin olup olmayacağı sorulur. Bunun etkisi olmadığını, fakat basının etkisinin büyük olduğuna değinerek, Sebilü'r-reşat'ın 'Şer'i- Şerife' aykırı harekette bulunulduğunu yazdığını, buna inandığını, çünkü gazetenin yalan yazmaya cesaret edemeyeceğini, bu sebeple bu yazıların etkisinin kin ve hırslarını arttırdığını iddia eder. Sözünü ettiği diğer bir gazete de Tevhid-i Efkar'dır. Meclisteki muhalefetin iktidar olabilmesini kalpten istediğini, fakat kendisiyle haberleşilmediğini, Terakkiperver Fırkanın içki ve fuhuşun yasaklanması ve dinin geliştirilmesi ile ilgili prensiplerini beğendiğini, fakat kendileri ile ilişkisi olmadığını belirtir. Kasım Bey'e Şeyh Said'in, ayaklanmanın çıkmasına din, basın ve meclisteki muhalif düşüncenin etkisiyle çıkmış olduğu yolundaki görüşüne katılıp katılmadığı sorulur. Kasım Bey, bunların da etkisi olabileceğini, fakat esas sebebin 'Bağımsız Kürdistan' olduğunu söyler. Basından etki yapanların, Toksöz, Tevhid-i Efkar, Son Telgraf, Sebil'ür-reşat olduğunu, özellikle Tevhid-i Efkar ve Son Telgraf'ın, hükümetin meşru olmadığı hakkındaki propagandasının çok etki yaptığını, Şeyh Said ve çevresindekilere cesaret verdiğini ileri sürer. Sözlerine devam eden Kasım Bey, mebusların da etkisi olduğunu, Halit Bey'in kendisine, 'Ziya ve Raif Beylerin Halit Bey'e söz verdiklerini, eğer meclise seçilirlerse, Ankara'ya gider gitmez Halk Partisi'nden ayrılacaklarını' söylediğini açıklar. Kasım Bey'in görüşüne göre, Kürt bağımsızlığına çalışanlar, Terakkiperver Fırka iktidara geçerse kendilerine, kan dökülmesine sebep olunmadan muhtariyet verebileceklerini ummaktadırlar. (Devam Edecek).