Biliyorsunuz Eskişehir, Porsuk Barajı yapılana kadar sık sık sel felaketleriyle karşılaşırmış…

Porsuk çayı çeşitli nedenlerle taşar ve şehrin birçok notasını sel basarmış…

Bu seller bazen öylesine şiddetli olurmuş ki, birçok ev yıkılırmış…

Devlet ve belediye şöyle bir çözüm bulmuş…

Şehrin selden en az ya da hiç etkilenmeyecek bölgelerine evler yapmayı ve insanlara uygun fiyatla satma yoluna gitmiş…

Örneğin Seylap Evleri, ki seylap su baskını demek, Sümerevleri, Şekerevleri, Ertuğrulgazi’nin ilk yapılan evleri…

Birer katlı, aynı tip, birbirlerine destek olsunlar diye olmalı, birbirine bitişik iki evden oluşan yapı grupları…

Bu evleri şehrin muhtelif bölgelerinde halen görebilmek mümkün…

İşte bu yazıda o tür evlerin yapımıyla vücut bulmuş bir mahalleden; Ertuğrulgazi mahallesinden söz edeceğim…

***

Kutu gibi bir ev hatırlıyorum;

Hayal meyal…

Doğduğum ve çocukluğumun ilk beş yılını geçirdiğim…

Ertuğrulgazi Mahallesi, Bahadır Caddesi, Akan Sokak…

Sokağa girince hemen üçüncü ev…

Ön bahçesinde armut ağacı vardı…

Nedendir bilmem, bir yıl meyve verir, bir yıl vermezdi…

Sokağın köşesinde karakol vardı…

Adları o zamanlar polis merkezi değil, karakoldu…

Bazen annem elimden tutar, onunla çarşıya giderdik…

60’lı yılların sonları…

Markasını bilmediğim, yuvarlak hatları olan kırmızı belediye otobüslerine binerdik…

Camların üzerinden otobüsün her iki tarafını da dolanan bir tel vardı…

İnsanlar inecekleri durağa yaklaştıklarında bu teli hafifçe aşağıya doğru çekerlerdi…

İşte o anda şoförün yakınlarında bir yerde duran zil çalar ve böylece şoför, durakta inecek yolcu ya da yolcuların olduğunu anlardı…

Ertuğrulgazi mahallesi o zamanlar, aynı evleri gibi, kutu gibi de bir mahalleydi…

Sınır, bugünkü İstanbul demiryolu hattıydı…

Biz çocukların demiryolunu geçmemiz yasaktı…

Zira demiryolunun diğer tarafında bir tane bile ev yoktu…

Yani bugünkü Çamlıca mahallesinden söz ediyorum…

Issız kırlardan ibaret, bomboş bir alandı…

Lokman dedemiz vardı, aksakallı bir ihtiyardı…

Boyu uzun, sakalı uzun, bastonuna dünyadaki en güvendiği şeymiş gibi yaslanırdı…

Annelerimizden izin alır isek, üzerlerine yoğurt sürülüp toz şeker serpilmiş birer dilim ekmeği de kapmış isek, demeyin keyfimize…

***

Ertuğrulgazi, o zamanlar küçük evleri, kocaman bahçeleri olan bir mahalleydi…

Sokaklarında kiraz ağaçları olur,

Evlerin bahçelerinde envai çeşit meyve ağaçları salınırdı…

Sonra bahçelerinde gülleriyle ünlüydü Ertuğrulgazi…

Meyveler ve dahi kiraz tam olgunlaşmadan hiçbir çocuk dalmazdı ham meyveli ağaçlara…

Zira bize öğretilmişti ki,

Mahallenin herhangi bir büyüğü, meyvelerin olgunlaştığına karar verip ve kendi elleriyle topladıklarını çocuklara dağıtana kadar uzaktan bakardık…

Çünkü aç gözlü yetiştirilmemiştik…

Ve bütün çocuklar bilirdik ki, vakti zamanı geldiğinde yeterince yiyecektik…

Çünkü her taraf ağaç doluydu…

Hatırlıyorum,

Bazen bir komşu teyze, sokakta oynayan çocukları görünce kapıya çıkar;

“Çocuklar elma yemek istiyorsanız bizim bahçedeki ağaçlardan toplayabilirsiniz” derdi…

Hurra bahçeye…

Bazen abarttığımızda aynı komşu teyze, kaşları çatık, “şımarmayın ama çocuklar, yiyeceğiniz kadar alın, gerisi de diğer arkadaşlarınıza kalsın” derdi…

***

Geçtiğimiz günlerde ESTV mikrofonları genç meslektaşlarımız tarafından Eskişehirlilere uzatıldı ve “sizce Eskişehir’in en güzel mahallesi hangisi?” şeklinde bir soru yöneltmişler…

Cevap verenlerin çoğu, ya doğup büyüdükleri, belki de halen yaşıyor oldukları mahalleleri söylemişler…

Çünkü insanların doğdukları, büyüdükleri, yaşadıkları mahallenin güzelliği, orada neler yaşadıklarıyla yani hatıralarıyla değerleniyor…

Yoksa orada çok park var, caddeleri çok geniş, binaları çok güzel diye değil…

Orada iyi ve güzel insanlar var diye…