GEZEGENİN ANAYASASI (BÖLÜM VI – 2/2)
İnsan, kontrol fikrine tutunur. Tutunmak zorundadır. Çünkü kontrol, belirsizlik karşısında ürettiğimiz en eski savunmadır. Bir şeyi kontrol ettiğini düşünüyorsan, ona maruz kalmıyorsundur. Bu düşünce, rahatlatıcıdır. Ama yanlıştır.
Kontrol ile öngörü, sık sık birbirine karıştırılır.
Öngörü, bir sistemin nasıl davrandığını anlamaya çalışır.
Kontrol ise, sistemin nasıl davranması gerektiğini dikte eder.
Bu ikisi arasında derin bir fark vardır. İnsan, çoğu zaman ikinciyi seçer. Çünkü dikte etmek, anlamaktan daha az sabır ister. Kontrol arzusu, çoğu zaman iyi niyetle başlar. “Riskleri azaltalım.” “Belirsizliği yönetelim.” “Önlem alalım.” Ama kontrol, önlemle sınırlı kalmaz. Zamanla, sistemin doğasına müdahaleye dönüşür.
İnsan, sistemin kendi kendini düzenleme kapasitesine güvenmez. Bu güvensizlik, merkezci düşüncenin kalbidir. Bir sistemi ne kadar çok kontrol etmeye çalışırsan, o sistem o kadar kırılgan hâle gelir. Bu cümle sezgisel gelmeyebilir. Ama düşün. Kontrol, çeşitliliği azaltır. Standartlaştırır. Tekilleştirir. Sapmaları bastırır.
Oysa sistemler, sapmalarla güçlenir. Sapma yoksa, uyum da yoktur. Kontrol edilen sistemler, sürprize kapalıdır. Ama sürpriz, bir düşman değildir. Sürpriz, bilginin sınırını gösterir. Bu sınır kabul edilmezse, her sürpriz felaket gibi algılanır. Ve kontrol, daha da sıkılaştırılır. Bu bir kısır döngüdür.
İnsan, kontrol ettikçe kendi kırılganlığını gizlediğini sanır. Ama aslında yaptığı şey, kırılganlığı sistemin tamamına yaymaktır. Bir noktada kırılacak olan şey, artık tek bir parça değildir. Bütün yapıdır. Kontrol kültürü, hata yapmayı da kriminalize eder.
Hata, öğrenme fırsatı olmaktan çıkar. Tehdit hâline gelir. Bu da hataların saklanmasına yol açar. Saklanan hata, düzeltilemez. Ve düzeltilmeyen hata, birikir. Doğayla kurulan ilişkide kontrol arzusu özellikle yıkıcıdır.
Çünkü doğa, kontrol edilemez. Uyumlanılabilir. Okunabilir. Ama kontrol edilemez. Bu gerçeği kabul etmeyen her yaklaşım, kaçınılmaz olarak daha sert cevaplar üretir.
Kontrol, insanın kendine yazdığı bir güç hikâyesidir. Ama bu hikâye, her tekrarında biraz daha inandırıcılığını yitiriyor. Çünkü sistem cevapları, artık gizlenemiyor. Ne kadar bastırırsak bastıralım, geri geliyorlar.
Şu ana kadar şunu yaptık:
Kontrol arzusunun neden öngörüyle karıştırıldığını, ve bu karışıklığın sistemleri neden daha kırılgan hâle getirdiğini açtık. Şimdi, dengeyi geri çağıran süreçlerin neden artık daha sert hissedildiği, insan neden bu sertliği “kötüleşme” sanıyor ve bu yanlış okumanın bizi nasıl daha tehlikeli tercihlere ittiği konularına geleceğim.
……………………….
Devam ediyorum.
Bugün sistem cevaplarının daha sert hissedilmesinin bir nedeni var. Sistemler değişmedi. İlkeler değişmedi. Denge arayışı değişmedi. Değişen şey, zorlamanın düzeyi.
İnsan, daha önce hiç olmadığı kadar hızlı, daha önce hiç olmadığı kadar geniş ölçekte dengeyi zorladı. Bu yüzden cevaplar da daha görünür. Sıklıkla şunu duyarsın: “Eskiden böyle değildi.” “Doğa bozuldu.” “Her şey kötüye gidiyor.” Bu cümleler, yanlış değildir. Ama eksiktir.
Doğa bozulmadı. Zorlandı. Ve zorlanan her sistem, tepki üretir. Bu tepkiyi “kötüleşme” olarak okumak, insanın kendini merkezde tutma çabasının bir parçasıdır.
İnsan, denge geri çağrıldığında bunu kayıp olarak algılar. Alıştığı düzen bozulur. Konfor sarsılır. Tahminler geçersiz olur. Bu kayıp hissi, öfkeye dönüşür. Öfke, suçlu arar. Doğa, ideal bir suçludur. Sessizdir. Cevap vermez. Savunma yapmaz. Ama denge geri çağrısı, bir saldırı değildir. Bu, bir hatırlatmadır.
“Sınırı aştın.”
“Bu yük taşınamaz.” “Bu hız sürdürülemez.”
Bu cümleler, sistem dilidir.
İnsan bu dili, duygusal bir dile çevirmeye çalışır. Ve yanlış çeviri, yanlış tepki üretir.
Bugün alınan birçok karar, denge geri çağrısını bastırmaya yöneliktir.
Daha büyük bariyerler. Daha sert önlemler.
Daha yoğun kontrol.
Bu refleks, anlaşılır.
Ama yanlıştır.
Çünkü denge, bastırılamaz.
Sadece ertelenir. Ve ertelenen her şey, geri döndüğünde daha sert olur. Burada çok kritik bir eşiğe geliyoruz. Eğer denge geri çağrısını bir düşmanlık olarak okumaya devam edersek, verdiğimiz her cevap gerilimi artıracaktır. Ama eğer bunu bir geri bildirim olarak okuyabilirsek, ilk kez başka bir yol açılır.
Bu yol, konforlu değildir. Ama sürdürülebilirdir.
Bu bölüm boyunca şunu yaptık:
Doğayı ahlaki bir özne olmaktan çıkardık. Cezalandırıcı bir güç olmaktan çıkardık. Onu, dengeyi koruyan bir sistem olarak okuduk. Bu okuma, insanı suçlamaz. Ama insanı yerine oturtur.
Bölüm VI burada bitiyor. Buradan sonra kitap, son büyük eksene geçiyor.
BÖLÜM VII’de, artık geleceğe bakacağız. Ama “umut” üzerinden değil. Düşünme biçimini değiştirme zorunluluğu üzerinden. Çünkü sorun gelecekte değil. Sorun, geleceği nasıl düşündüğümüzde.