Gezegenin Anayasası (Bölüm II – 1/2)
İnsan, kendini merkeze koyduğunda bunu bir devrim gibi sundu. Sanki daha önce kimse yokmuş gibi. Sanki doğa sahipsizmiş gibi. Sanki evren, insanı bekliyormuş gibi.
Bu düşünce biçimi, bir keşif anlatısıyla başladı. “Bulduk.” “Keşfettik.” “Sahip olduk. ”Dikkat edersen bu fiillerin hepsi tek yönlüdür. Alan vardır. Veren yoktur. İlişki yoktur. İnsan kendini merkeze yazarken, bunu kaba kuvvetle yapmadı. Zekâyla yaptı. Dil ile yaptı. Anlamlandırma üzerinden yaptı.
Doğayı tanımladı. Sınıflandırdı. İsimlendirdi. Ve isimlendirdiği şeyi, yavaşça kendinden aşağıya yerleştirdi. Bu süreç, ilk bakışta masum görünür. Bilim yapıyoruzdur. Düzenliyoruzdur. Anlamaya çalışıyoruzdur. Ama bir noktadan sonra, anlamak yerini üstünlük varsayımına bırakır.
İnsan burada durmadı. Merkezde olmak, sorumluluk getirmedi. Yetki getirdi. İnsan, merkezde olmayı “her şeye müdahale etme hakkı” olarak okudu. Bu yorum, sessiz ama etkili bir sapmadır. Çünkü bir sistemin parçası olmak ile o sistemin sahibi olmak aynı şey değildir.
Ama insan, bu ayrımı bilerek bulanıklaştırdı. Tarihe bakıp “nerede hata yaptık?” diye sorulduğunda, çoğu cevap teknolojiyi işaret eder. “Yanlış teknoloji kullandık.” “Yeterince gelişmemiştik.” “Şimdi daha iyisini yaparız. ”Bu açıklamalar rahatlatıcıdır. Çünkü hatayı araçlara yükler.
Oysa sorun araçta değil. Sorun, aracı kullanan zihniyettedir. İnsan, kendini merkeze koyduğu anda, her aracı kendi lehine yorumlamaya başlar. Bu kaçınılmazdır. Merkez düşüncesi, aynı zamanda bir körlük üretir. Merkezde olan, çevreyi perspektif olarak görür. Perspektif, değiştirilebilir bir arka plandır. Bugün burada. Yarın başka yerde. Oysa sistemler, arka plan değildir. Taşıyıcıdır.
Taşıyıcıyı arka plan sandığında, üzerine yük bindirirsin. Ne kadar taşıyabileceğini sormazsın. İnsanın kendini merkeze yazması, aynı zamanda bir zaman yanılgısı üretir. Şimdi önemlidir. Hemen önemlidir. Uzun vadeli olan, ertelemeye açıktır. Çünkü merkezdeki aktör, kendi ömrünü referans alır.
Kendi kuşağını. Kendi dönemini. Ama sistemler, kuşakla çalışmaz. Süreklilikle çalışır. Bu çatışma, bugün yaşadığımız birçok sorunun sessiz nedenidir. Bir şehir kurarken, insan kendini merkeze koyar. İhtiyacını. Konforunu. Hızını. Sonra o şehir, yaşamayan bir yapıya dönüşür. Çünkü şehir, sadece insan için değildir.
Su için de vardır. Rüzgâr için de. Toprak için de. Bunları merkezin dışına ittiğinde, şehir çalışmaz. Ama bu, ilk başta fark edilmez. Çünkü sistem tepkisi gecikmelidir. İnsan merkezli düşünce, ahlaki bir üstünlük duygusuyla da beslenir. “En zeki tür.” “En gelişmiş bilinç.” “En karmaşık toplum.” Bu ifadeler, bilimsel tespit gibi sunulur.
Ama çoğu zaman, normatif yük taşır. Yani bir şeyi olduğu gibi tanımlamaz. Ona değer atfeder. Bu değer atfı, sonra eylemi meşrulaştırır. “En zekiysen, en çok sen karar verirsin. ”Bu mantık, çok tanıdık. Burada durup şunu soralım: İnsan gerçekten merkezde mi? Yoksa sadece merkezde olduğunu varsaydığı bir anlatının içinde mi yaşıyor?
Bu sorunun cevabı, kitabın geri kalanını belirleyecek. Ama cevabı hemen vermeyeceğiz. Bu parçada, insanın kendini merkeze yazma hamlesini yerleştirdik.
………………………
İnsan, kendini merkeze yazarken bilimi kullandı. Ama bilimi, olduğu gibi değil; işine gelen biçimiyle. Bu noktada bir yanlış anlamayı baştan temizleyelim: Bilim burada suçlu değil. Suçlanan şey, bilimin nasıl konumlandırıldığı. Bilim, dünyayı açıklamak için geliştirilmiş bir araçtır. Ama insan, onu dünyayı meşrulaştırmak için kullanmaya başladı.
Aradaki fark küçük görünür. Ama sonuçları büyüktür. Nesnellik iddiası, bu sürecin en kritik ayağıdır. “Bilim nesneldir” cümlesi, çoğu zaman düşünmeyi durduran bir cümle olarak kullanılır. Oysa bilimsel bilgi, nesnelliğe yaklaşma çabasıdır. Tamamlanmış bir hâl değildir. Ama insan, nesnellik iddiasını bir kalkan gibi kullandı. “Bu bilimsel” dediğinde, tartışma kapanır.
Bu, bilimi güçlendirmez. Bilimi dogmalaştırır. Merkezdeki insan, kendini ölçen ama ölçülmeyen bir varlık olarak konumlandırır. Her şeyi ölçer. Toprağı. Suyu. Havayı. Ama kendi etkisini, çoğu zaman ölçüm dışı bırakır. Bu da ilginç bir çelişki üretir. İnsan, sistemin bütününü analiz ederken, kendini sistemin dışında varsayar. Bu varsayım, bilimsel değil; ideolojiktir.
Bir sistem analizi düşün. Girdiler var. Çıktılar var. Geri beslemeler var. Ama analizde, analizi yapan aktör yok. Sanki görünmezmiş gibi. Bu mümkün değil. Ama bu varsayım, işimize gelir. Çünkü böylece, sorumluluğu soyutlayabiliriz.
Bilimsel modeller, basitleştirme içerir. Bu bilinen bir şey. Ama basitleştirme ile görmezden gelme aynı şey değildir. İnsan, kendini merkeze koyduğunda, kendi etkisini “ihmal edilebilir” sayar.
Bu, bilimsel bir tercih değildir. Bu, politik bir tercihtir. Burada politik kelimesini dar anlamda kullanmıyorum. Partilerden, ideolojilerden söz etmiyorum. Politik olan, güçle ilgilidir. Kim karar verir? Kim ölçer? Kim yorumlar?
Merkezde olan, bu soruların tamamını kendine bağlar. Bilim, bu noktada araçsallaştırılır. Bir örnek üzerinden gidelim. Bir ekosistem inceleniyor. Türler sayılıyor. Akışlar hesaplanıyor. Dengeler modelleniyor. Ama insan etkisi, çoğu zaman “dışsal etki” başlığı altında geçiştiriliyor. Dışsal. Yani sanki sistemin doğal bir parçası değilmiş gibi.
Bu dil, masum değildir. Bu dil, insanı sorumluluktan çıkarır. İnsan, kendi etkisini dışsallaştırdığında, sistemin bozulmasını da dışsallaştırır. “Beklenmedik sonuç” der. “Yan etki” der. “Öngörülemeyen durum” der.
Bu ifadelerin hepsi, aynı zihinsel hareketin ürünüdür. Merkezde kalmak. Ama bedel ödememek. Bilimin bu şekilde kullanılması, bilime olan güveni de aşındırır. Çünkü sistem cevap verdiğinde, bilim suçlanır. “O kadar hesap yaptınız, nasıl oldu bu? ”Bu soru yanlıştır.
Hesaplar değil, varsayımlar sorgulanmalıdır. Ama varsayımlar, en az sorgulanan şeylerdir. Çünkü görünmezler. Merkez olma iddiası, aynı zamanda bir ölçek körlüğü üretir. İnsan, kendi ölçüsünü evrensel sanır.
Kendi zamanını. Kendi mekânını. Kendi ihtiyaçlarını. Bu ölçekler, sistemin geri kalanına dayatılır. Sonra sistem uymaz. Ve biz buna “direnç” deriz. Oysa sistem direnmez. Sadece kendi ölçeğinde çalışır. Bu parçada şunu yaptık: İnsanın merkez olma iddiasının bilimsel bir zorunluluk değil, bilimsel bir yorum olduğunu gösterdik.
Bu önemli.
Çünkü yorum değişirse, bütün anlatı değişir.
Bir sonraki parçada şuraya gireceğim:
Merkez fikrinin medeniyet kavramını nasıl şekillendirdiği,
Kalkınma ve ilerleme dilinin bu merkezcilikle nasıl örüldüğü,
Ve neden “iyi niyetli” projelerin bile sistemsel sorun ürettiği,
Aynı eleştirileri tekrar etmeden. Aynı cümlelere yaslanmadan.