Afet kelimesi, insanın kendini temize çekme biçimidir. Bir şey olur. Can kaybı olur. Yıkım olur. Ve biz, olan bitene bir isim veririz. İsim verince, sanki anlamış gibi hissederiz. Oysa isimlendirmek, çoğu zaman yüzleşmeyi geciktirir.

“Doğal afet” dediğimiz şey, iki kelimeden oluşur. Doğal. Afet. Bu ikisi yan yana geldiğinde, insan otomatik olarak şunu varsayar: “Bizimle ilgisi yok. ”Çünkü doğalsa, kaçınılmazdır. Kaçınılmazsa, sorumlu yoktur.

Bu dil, son derece kullanışlıdır. Ama aynı zamanda son derece yanıltıcıdır. Bir deprem düşün. Yer kabuğu hareket eder. Bu doğaldır. Ama bir binanın çökmesi, doğal değildir. Bir derenin taşması, doğal olabilir. Ama derenin üstüne şehir kurmak, doğal değildir. İnsan, bu iki düzeyi bilinçli olarak birbirine karıştırır. Sonra bütün sonucu, ilk düzeye yükler.

Afet anlatısı, olayı koparır. Bağlamdan koparır. Zamandan koparır. Karardan koparır. Bir an vardır. O an konuşulur. Öncesi suskundur. Sonrası unutulur. Oysa sistem cevapları, bir ana sığmaz. Yavaş yavaş birikir. Katman katman oluşur. Ve sonunda görünür olur. Bir şehirde sel olur. Kameralar çalışır. Haberler yapılır. Ama kameralar, on yıl önce kapatılan dereyi göstermez. Yirmi yıl önce verilen imar iznini göstermez. Toprağın nasıl mühürlendiğini göstermez. Çünkü bunlar, afet anına ait değildir. Ama afeti mümkün kılan tam olarak bunlardır.

İnsan, nedenselliği tersine çevirir. Sonucu neden sanır. Nedeni arka plana iter. Bu zihinsel terslik, afet yönetiminin de temelidir. Sonuca müdahale ederiz. Nedeni sabit bırakırız. Sonra aynı sonuç, başka bir yerde tekrar eder. Ve biz buna “talihsizlik” deriz, “kader” deriz..

Sistem cevabı dediğimiz şey, tam da burada başlar. Bir sistem, kendisine yapılan müdahaleleri kaydeder. Bu kayıt, bizim tuttuğumuz türden bir kayıt değildir. Sessizdir. Yavaş işler. Ama unutmaz. Her dolgu, bir yerde sıkışma yaratır. Her hızlandırma, bir yerde gerilim biriktirir. Her bastırma, başka bir yerden taşar.

Afetler, sistemin bağırması değildir. Bu önemli. Sistem bağırmaz. Sistem bağırmaya ihtiyaç duymaz. Sistem, denge kurmaya çalışır. Ama denge, her zaman yumuşak gelmez. İnsan bunu “şiddet” olarak algılar. Oysa olan şey, bir düzeltme hareketidir. Burada rahatsız edici bir noktaya geliyoruz. Eğer afetler sistem cevabıysa, o zaman asıl soru şu olur:

Biz hangi soruları sorduk ki, bu cevapları aldık? Bu soru, alışık olduğumuz bir soru değil. Çünkü bu soru, parmağı dışarıya değil, içeriye çevirir. Afet sonrası diline bak. “Doğa bizi vurdu.” “Yüzyılın felaketi.” “Beklenmeyen olay. ”Bu ifadelerin hiçbiri, karar vericiyi işaret etmez. Bu dil, sorumluluğu dağıtır. Ve dağılan sorumluluk, hiçbir yere tutunmaz.

Bir sistemde sorumluluk görünmez olduğunda, aynı hatalar tekrar eder. Bu tekrar, talihsizlik değil, kader değildir. Bu tekrar, öğrenememenin sonucudur. Ama öğrenememek, bilgi eksikliği değildir. Bu, konumlanma hatasının sürmesidir.

………………………………

Şehir, insanın kendini en rahat merkezde hissettiği yerdir. Doğayı dışarıda bırakır. Sınır çizer. Kontrol illüzyonunu kalınlaştırır. Bir şehir kurulduğunda, sanki evrenden koparılmış küçük bir ada oluşur. Ama bu ada, hiçbir zaman bağımsız değildir. Sadece öyleymiş gibi davranılır.

Şehirler kırılgandır. Ama bu kırılganlık, malzeme kalitesinden ibaret değildir. Bu, ilişki tasarımıyla ilgilidir. Su nereye gider? Atık nereye gider? Isı nereye dağılır? Bu soruların cevapları, bir şehirde hayatın devam edip etmeyeceğini belirler. Ama bu sorular, çoğu zaman ikinci planda kalır. Çünkü görünmezdirler.

Altyapı dediğimiz şey, genellikle teknik bir mesele olarak sunulur. Mühendislik. Hesap. Standart. Bunların hepsi önemlidir. Ama yeterli değildir. Çünkü altyapı, sadece boru ve kablodan oluşmaz. Altyapı, ilişkilerin somutlaşmış hâlidir. Bir su hattı, sadece su taşımaz. Karar taşır. Öncelik taşır. Görmezden gelinmiş ihtimalleri taşır.

Bir şehrin altyapısı,o şehrin düşünme biçimini ele verir. Suyu hızlı tahliye eden bir şehir, yağmurla barışık değildir.Atığı uzağa atan bir şehir, sonrasını düşünmez.Isıyı hapseden bir şehir, iklimle konuşmaz.Bunlar tesadüf değildir.Bunlar,merkezci aklın mekâna yansımalarıdır.

Şehirler büyüdükçe, ilişkiler sıkışır. Sıkışma, ilk başta fark edilmez. Çünkü sistem, bir süre esner. Ama her sistemin bir elastik sınırı vardır. Bu sınır aşıldığında, esneme kırılmaya dönüşür. Ve kırılma, çoğu zaman ani görünür. Ama ani değildir.

Afetlerin şehirlerde bu kadar yıkıcı olmasının nedeni, doğanın saldırganlığı değildir. Şehirlerin uyumsuzluğudur. Bir dere yatağına kurulan mahalle, her yağmurda sınanır. Güvenli olmayan bir zemin üstüne dikilen yapı, her sarsıntıda sınanır. Bu sınamalar, gizlidir. Ta ki bir gün, artık tolere edilemeyene kadar.

Burada acı bir gerçek var. Afetler herkesi eşit vurmaz. Bu cümle rahatsız edici olabilir. Ama gerçektir. Kırılganlık, eşit dağılmaz. Dayanıksız yapı, her zaman daha ucuzdur. Riskli alan, her zaman daha “erişilebilir”dir. Bu da şu anlama gelir: Merkezci akıl, sadece doğayla değil, insanla da adaletsiz bir ilişki kurar.

Yoksullar, sistemin sınır bölgelerinde yaşar. Fiziksel olarak da. Toplumsal olarak da. Bu sınır bölgeleri, ilk kırılan yerlerdir. Sonra afet olur. Ve biz, “neden hep aynı kesimler etkileniyor?” diye sorarız. Cevap basittir. Çünkü sistem, merkezi korur. Çeperi harcar. Altyapı yatırımları, çoğu zaman görünürlük üzerinden yapılır. Açılışlar. Kurdeleler. Büyük projeler. Ama en kritik altyapı kararları, görünmez olanlardır. Yer seçimi. Akış yönü. Yük dağılımı. Bu kararlar yanlışsa, üzerine ne inşa edersen et, sistem kırılgandır.

Şehirlerin dili vardır. Bu dili, plan notlarında değil, davranışlarında okursun. Yağmur yağdığında ne oluyor? Sıcak bastığında ne oluyor? Elektrik kesildiğinde ne oluyor? Bu anlar, şehrin gerçek sınavlarıdır. Ve çoğu şehir, bu sınavlarda sınıfta kalır.

Bu parçada şunu netleştirdik:

Afetlerin şehirlerde yoğunlaşması, rastlantı değildir.

Bu, merkezci düşüncenin mekânsal sonucudur.

Gelecek hafta devam edeceğim…