Geçen hafta V. Bölümde bilgiye bakacağımızı söylemiştim. Bu hafta ve gelecek hafta Gezegenin Anayasası yazı dizimizde bilgiye bakacağız.
Bilgi varken, veri varken, model varken, “gezegenimizi ve onu oluşturan sistemleri anlamak için neden bilgelik yok?” sorusuna yanıt arayacağız. Bu sorunun cevabı, teknikte değil, zihniyette olduğunun ortaya koymaya çalışacağız. Bu bölümde eksen bilgiye kayacak ama bilgi övülmeyecek; sorgulanacak. Bu sorgulamada ton daha soğukkanlı, neredeyse klinik olacak. Çünkü burada mesele cehalet değil. Fazlalık. Gürültünün rafine hâli.
Hazırsanız, BÖLÜM V’e geçiyorum.
………………….
Bilgi çağında yaşadığımız söyleniyor.
Bu ifade o kadar sık tekrarlandı ki, artık doğruluğu sorgulanmıyor.
Veri var. Grafik var. Model var.
Her şey ölçülüyor. Her şey kaydediliyor.
Ama anlam, bu bolluğun içinde kayboluyor. Bu bir çelişki değil. Bu, beklenen bir sonuç. Bilgi, tek başına değer üretmez. Bu cümle rahatsız edici olabilir. Çünkü uzun süredir tersine inanıyoruz. Bilgi güçtür dedik. Bilgi ilerlemedir dedik. Bilgi kurtarır dedik. Ama hiçbir zaman şunu sormadık:
Hangi bilgi?
Ne bağlamda?
Kimin için?
Bu sorular sorulmadığında, bilgi birikmez. Yığılır. Yığılmış bilgi, bilgelik üretmez. Aksine, karar felci üretir. Çünkü çok bilgi, öncelik sorununu büyütür. Ne önemli? Ne tali? Ne bekleyebilir? Bu ayrımlar yapılmadığında, karar hızla verilir. Ve hız, bilgiyi bastırır.
Modern bilgi üretimi, çoğu zaman parçalıdır. Her disiplin kendi parçasını üretir. Kendi dilini konuşur. Kendi ölçüsünü kullanır. Bu çeşitlilik ilk bakışta zenginlik gibi görünür. Ama ilişkiler kurulmadığında, parçalar birbirini boğar. Ortaya bütün çıkmaz. Sadece kalabalık çıkar.
Bilgi arttıkça, insanın özgüveni de artar. Bu doğal. Ama bu özgüven, çoğu zaman yanlış yere bağlanır. “Biliyoruz” demek, “anlıyoruz” demek değildir Anlamak, ilişki kurmayı gerektirir. Bilgi ise, ilişkisiz de var olabilir. Bir raporu düşün. Yüzlerce sayfa. Detaylı analiz. İleri modeller. Ama rapor, karar mekanizmasını etkilemez. Çünkü rapor, okunmak için değil, var olmak için üretilmiştir. Bu tür belgeler, bilginin vitrini gibidir. Bakılır. Ama içeri girilmez. Bilgi bolluğu, aynı zamanda bir sorumluluk kaçışı üretir. “Veriler ortada” denir. “Uzmanlar söyledi” denir. Bu ifadeler, kararı soyutlar.
Karar, birine ait olmaktan çıkar. Bu da merkezci yapının yeni bir biçimidir. Bilgiyle donatılmış ama yönsüz sistemler, en tehlikeli sistemlerdir. Çünkü neyi yapabileceklerini bilirler. Ama neyi yapmamaları gerektiğini bilmezler.
Bilgelik, tam da burada devreye girer. Ama bilgelik, ölçülemez. Grafiği yoktur. Performans göstergesi yoktur. Bu yüzden, karar masasında yeri daralır. Bilgi çağının en büyük yanılgılarından biri şudur: Daha fazla bilginin, otomatik olarak daha iyi karar üreteceği sanılır. Oysa çoğu zaman, fazla bilgi kararı geciktirir ya da yanlış yönde hızlandırır. Bu ikisi de, sistem için yıkıcıdır. Yani, sorun bilgi eksikliği değil; sorun, bilginin neye bağlandığıdır. Burada mesele uzmanlık. Ama “uzman karşıtlığı” yok. Sorun, uzmanlığın nasıl örgütlendiği. Ton daha keskin, çünkü bu parça konforlu bir miti hedef alıyor.
Uzmanlık, başlangıçta bir çözüm vaadiydi. Her şeyi bilmek mümkün değilse, parçalara ayıralım. Herkes kendi parçasını iyi bilsin. Sonra birleştiririz. Bu fikir makuldü. Hâlâ da makul görünüyor. Ama pratiği, teorisi kadar masum olmadı.
Uzmanlık, zamanla bir izolasyon biçimine dönüştü. Herkes kendi alanını korumaya başladı. Sınır çizdi. Dil oluşturdu. Bu dil, dışarıdan geleni içeri almadı. Sorular sustu. İtirazlar “alan dışı” ilan edildi. Ve böylece, bilgi çoğaldı ama bağlar koptu.
“Bırakalım herkes işini yapsın” cümlesi, ilk bakışta sağduyulu görünür. Ama bu cümle, aynı zamanda şunu da söyler: “Ben bütüne bakmak zorunda değilim.” Bu rahatlatıcıdır. Çünkü bütün, sorumluluk demektir. Parça ise, görev. Görevini yapan, kendini masum hisseder.
Bir sistem düşün. Bir parça bozulur. Ama o parçadan sorumlu olan, “Benim parçam çalışıyor” der. Başka bir parça da aynı şeyi söyler. Sonunda sistem çöker. Ve herkes haklıdır. Bu haklılık, sistemi kurtarmaz.
Uzmanlık dili, çoğu zaman belirsizliği sevmez. Netlik ister. Tanım ister. Sınır ister. Ama sistemler, belirsizlikle yaşar. Bu yüzden uzmanlık, sistemi sadeleştirmek isterken onu yanlış sadeleştirir. Karmaşık ilişkiler, keskin çizgilerle bölünür.
Bu bölünme, okumayı kolaylaştırır. Ama anlamayı zorlaştırır. Bir karar masasında farklı uzmanlar oturur. Herkes konuşur. Ama kimse dinlemez. Çünkü herkes, kendi alanının önceliğini taşır. Bu durum, çatışma üretmez. Sessiz bir uyuşmazlık üretir. Karar çıkar. Ama karar, hiç kimsenin tam olarak sahiplenmediği bir şey olur. Uzmanlık, aynı zamanda bir otorite üretir. “Bunu uzmanına sorun.” “Bu benim alanım.” Bu cümleler, çoğu zaman soruyu bitirir. Ama bitmesi gereken soru değildir. Bitmesi gereken, tekil bakış iddiasıdır.
Burada kritik bir nokta var. “Uzmanlık”, yanlış değildir. Ama “uzmanlığın merkezsizleştirilmesi” gerekir. Bir uzman, sistemin sahibi değildir. Sistemin bir sensörü ya da gözüdür. Göz, tek başına görmez. Bilgelik, uzmanlığın karşıtı değildir. Bilgelik, uzmanlıklar arasındaki ilişki kurma becerisidir. Bu beceri, hiçbir disiplinin tekeline verilmez. Bu yüzden, bilgelik çoğu zaman “kimsenin alanı” değildir. Ve kimsenin alanı olmayan şeyler, kurumsal yapılarda hızla silinir. Uzmanlıklar arttıkça, karar alma yavaşlamaz. Tuhaf ama gerçek. Çünkü karar, en sonunda yine merkezde toplanır. Uzmanlar önerir. Merkez seçer. Bu yapı, bilgiyi çoğaltır ama sorumluluğu daraltır.
Bu parçada şunu netleştirdik: Uzmanlık, bütünlüğün yerine geçtiğinde bilgi artar ama bilgelik kaybolur.
Bir sonraki parçada (Bölüm V – 2/2) “modellerin neden gerçeğin yerine geçtiği”, “neden simülasyonların kanıt gibi kullanıldığı” ve “bilginin temsile hapsolmasının ne ürettiği” sorularına yanıt arayacağım. Aynı eleştirileri döndürmeden. Aynı sertlikte değil, daha derin bir yerden.