Geçen bölümden sonra şimdi artık “afet yönetimi”nin neden çoğu zaman bir çözüm değil, sistemin kendini kandırma biçimi hâline geldiğini açıyorum.
Ton daha rahatsız edici; çünkü bu bölümde iyi niyetli kavramlar sökülüyor. Metin açıklamaz, teşhir eder.
“Afet yönetimi” ifadesi kulağa makul gelir. Hatta güven verici. Yönetiyoruz. Hazırlıklıyız. Kontrol bizde. Ama bu ifade, başlı başına bir varsayım taşır. Afetleri, yönetilebilir olaylar olarak varsayar. Bu varsayım, en baştan sorunludur. Çünkü afet dediğimiz şey, tekil bir olay değildir. Bir sürecin görünür hâle gelmesidir. Süreç yönetilmemişse, olayı yönetmek, sadece hasar sayımıdır. Ama biz tam da bunu yapıyoruz.
Afet olduktan sonra devreye giren mekanizmalar, çoğu zaman çok iyi çalışır. Arama kurtarma gelir. Yardım toplanır. Geçici çözümler üretilir. Bu çabaların değeri küçümsenemez. Ama burada kritik bir problem var: Bu çabalar, asıl sorunun üstünü örter. Çünkü tüm dikkat, sonuca odaklanır. Nedene değil.
Afet yönetimi dili, geçiciliği kutsar. “Geçici barınma.” “Geçici çözüm.” “Geçici önlem.” Ama geçici olan, kalıcı bir zihniyetin içinde sürekli tekrar eder. Bu tekrar, öğrenme üretmez. Sadece alışkanlık üretir.
Kriz anları, öğrenme için eşsiz fırsatlardır. Ama sadece doğru sorular sorulursa. Biz ne yapıyoruz?“ Bir daha olmasın” diyoruz. Bu bir temenni. Bir analiz değil. “Daha güçlü yapacağız” diyoruz. Ama “neden bu kadar kırılgandı?” diye sormuyoruz. Bu soruyu sormadığında, bir sonraki kırılganlığı üretmiş olursun.
Afet sonrası raporları aç. Dili incele. “Beklenenden büyük.” “Olağanüstü koşullar.” “Nadir görülen durum.” Bu ifadeler, her raporda karşına çıkar. Ve her biri, aynı işlevi görür: Sorumluluğu olağan dışına atmak. Oysa sorun, olağanlığın ta kendisidir.
Bir sistem, aynı tür hasarı tekrar tekrar üretiyorsa, orada “olağanüstü” bir şey yoktur. Orada bir örüntü vardır. Ama örüntü görmek, hafıza gerektirir. Bizim sistemlerimizde ise hafıza zayıftır. Çünkü hafıza, hesap sorar.
Her afet sonrası, aynı cümleler kurulur. “Ders aldık.” “Bu bir milat.” “Artık eskisi gibi olmayacak.” Sonra zaman geçer. Gündem değişir. Öncelikler kayar. Ve aynı kararlar biraz farklı isimlerle yeniden alınır.
Bu, unutkanlık değildir.
Bu, bilinçli bir bastırmadır.
Hafıza, sistemin en pahalı bileşenidir.
Çünkü hafıza, yanlışın tekrarını engeller. Ama aynı zamanda, gücü sınırlar. Merkezde olan, hafızayı sevmez. Çünkü hafıza, merkezin hatalarını görünür kılar.
Afet yönetimi pratikleri, çoğu zaman bu hafızasızlığı kurumsallaştırır. Kriz bitince, dosya kapanır. Bir sonraki krize kadar. Bu döngü, tesadüf değildir. Bu, merkezci düşüncenin kendini koruma refleksidir. Burada sert bir şey söyleyeceğim. Afet yönetimi, çoğu zaman bir vicdan rahatlatma mekanizmasıdır. “Biz elimizden geleni yaptık.” Bu cümle, sistemi değil, kendimizi korur. Ama sistem, bu cümleyle ilgilenmez.
Sistem, ilişkilerle ilgilenir. Eğer bir şehir, her büyük yağmurda kilitleniyorsa, sorun yağmur değildir. Eğer bir bölge, her sarsıntıda yıkılıyorsa, sorun yer kabuğu değildir. Ama afet yönetimi dili, bu soruları sormaz. Çünkü bu sorular, yönetimi değil, tasarımı hedef alır.
Bu parçada şunu netleştirdik: Afet yönetimi, nedeni değiştirmeden sonucu yönetmeye çalıştığı sürece bir çözüm değildir. Bir ritüeldir. Ve ritüeller, sistemi dönüştürmez. Sadece onu tahammül edilebilir kılar.
……………………………
Bir sistem cevap verdiğinde, iki şey mümkündür.
Ya cevabı okursun.
Ya da cevabı bastırırsın.
İnsanlık, uzun süredir ikinci yolu seçiyor. Bu bir bilgisizlik meselesi değil. Bu, bir inkâr biçimi. Afetler çoğu zaman “uyarı” olarak tanımlanır. Ama dikkat edersen, bu uyarılar hiçbir zaman davranış değişikliği üretmez. Çünkü biz uyarıyı, mesaj olarak değil, gürültü olarak algılarız. Bir anlık kesinti. Bir talihsizlik. Bir aksaklık. Sonra sistem eski hâline döner sanırız.
Oysa sistem, hiçbir zaman eski hâline dönmez. Sadece biz, öyleymiş gibi davranırız. İnsan, kendisine yöneltilen mesajları ancak kendi dilinde gelirse ciddiye alır. Rapor ister. Grafik ister. Tahmin ister. Sistem bunları sunmaz. Sistem, davranış üzerinden konuşur. Akış değiştirir. Yük bindirir. Sınır çizer. Bu dil, insanın alışık olduğu bir dil değildir.
Bu yüzden çoğu mesaj, “anlaşılmadan” geçer. Bir depremden sonra sorulan sorulara bak. “Kaç bina yıkıldı?” “Kaç kişi etkilendi?” “Maddi kayıp ne?” Bu sorular, mesajı değil, hasarı ölçer. Mesaj şu olabilir: “Buraya böyle yük bindiremezsin.” “Bu hız sürdürülemez.” “Bu ilişki biçimi çalışmıyor.”
Ama bu cümleler, hiçbir formda rapora girmez. İnsan, sistemin cevaplarını kişiselleştirir. “Kötü bir yıl.” “Şanssızlık.” “Talihsizlik zinciri.” Bu ifadeler, sorunu dışsallaştırır. Oysa sistem cevapları, kişisel değildir. Herkese aynı ilkelerle gelir. Ama herkes, aynı bedeli ödemez. Burada çok net bir eşik var. Eğer afetleri olağanüstü olaylar olarak görmeye devam edersek, hiçbir şey değişmez. Eğer onları biriken ilişki kopuşlarının sonucu olarak görürsek, o zaman rahatsız edici sorular başlar. Ve insan, bu sorulardan kaçınmak için olağanüstülük anlatısına sarılır.
Afetlerin “şaşkınlık” yaratmasının nedeni de budur. Şaşırırız. Çünkü beklemiyoruz. Beklemiyoruz, çünkü beklemek sorumluluk gerektirir. Sorumluluk ise, merkez fikrini zedeler. Merkezde olan, şaşırma hakkını saklı tutmak ister.
Bu bölüm boyunca şunu yaptık: Afetleri, doğanın keyfi eylemleri olarak değil, uzun süreli zorlamaların kaçınılmaz cevapları olarak okuduk. Bu okuma, rahatlatıcı değildir. Ama açıklayıcıdır. Şimdi şunu dürüstçe söyleyebiliriz: Sorun, afetlerin artması değil.
Sorun, aynı cevapları almaya devam etmemiz. Ve buna rağmen, aynı soruları sormayı sürdürmemiz.
Bölüm III burada bitiyor. Buradan sonra yazılarım, bir kez daha yön değiştiriyor. BÖLÜM IV’te, artık “afet”, “şehir”, “altyapı” konuşmayacağız. Daha derine ineceğiz. Hızdan bahsedeceğiz. Zamandan. İnsanın neden her şeyi olması gerekenden hızlı yapmak istediğinden. Çünkü hız, uyumsuzluğun en sessiz tetikleyicisidir.