VI. bölüme geçiyoruz. Bu bölümde dil daha az açıklayıcı, daha çok yerinden oynatıcı. Çünkü artık “ne oluyor” değil, “nasıl okuyoruz” meselesindeyiz. Doğa–insan ilişkisi ahlaki bir tartışma olmaktan çıkar; denge okuması hâline gelir. İnsan, olan biteni ahlaki bir çerçevede okumayı sever.
İyi oldu.
Kötü oldu.
Hak ettik.
Hak etmedik.
Bu dil, rahatlatıcıdır. Çünkü ahlak, niyetle ilgilenir. Ama sistemler, niyetle çalışmaz. Sistemler, ilişkiyle çalışır. “Doğa bizi cezalandırdı” cümlesi, çok yaygındır. Ama bu cümle, doğaya insani bir özellik yükler. Cezalandırmak, niyet gerektirir. Oysa doğada niyet yoktur. Denge vardır. Sapma vardır. Geri dönüş vardır. Bu mekanizma, ahlaki değildir. Ama adildir.
Adalet kelimesini burada dikkatle kullanıyorum. Bu, etik bir adalet değil. Bu, işlevsel bir adalet. Aynı koşullarda, aynı sonuçlar doğar. Ayrıcalık yoktur. İstisna yoktur. İnsan bu tür bir adaleti sevmez. Çünkü pazarlık yapamaz.
İnsan, doğayla ilişkisinde hep bir anlam arar. “Bize bir mesaj mı veriyor?” “Bir uyarı mı bu?” Bu sorular anlaşılır. Ama eksiktir. Çünkü mesaj aramak, yine insanı merkeze koyar. Sanki her şey, bizim için oluyormuş gibi. Oysa olan biten, bizimle ilgili olabilir. Ama bizim için değildir. Denge kavramı, çoğu zaman statik sanılır. Bir yer vardır. O yere dönülür. Oysa denge, hareketlidir. Sürekli yeniden kurulur. Bu yeniden kurma süreci, bazen yumuşak olur. Bazen sert. Sertliği, ceza sanırız.
Bir sistemde sapma oluştuğunda, iki yol vardır. Ya sistem yeni bir dengeye geçer. Ya eski dengeyi zorla geri çağırır. Bu çağrı, enerji gerektirir. Enerji, bir yerden gelir. Bu geliş, bizim için yıkıcı olabilir. Ama sistem için, olağandır.
İnsan, kendi müdahalelerini küçük sanır. Bir dereyi kapatır. Bir dağı deler. Bir ekosistemi böler. Sonra “doğa neden böyle yaptı?” diye sorar. Bu soru, orantı yanılgısından doğar. İnsan, kendi eylemini zaman içindeki etkisini küçümser. Zaman burada kilit. İnsan zamanını kullanır. Doğa zamanı taşır. Bu fark, çoğu yanlış okumanın temelidir.
Kısa sürede olanlar, önemli sanılır.
Uzun sürede olanlar, ihmal edilir.
Oysa sistemler, uzun sürede konuşur.
“Dengeyi geri çağırmak” ifadesi, romantik değildir. Bu, bir süreç tarifidir. Bir şey çok zorlandığında, sistem o zorlamayı dağıtır. Dağıtamadığında, kırar. Kırılma, son çaredir. Ama insan, hep bu son anı görür.
Bu noktada bir duralım. Eğer doğayı cezalandırıcı bir güç olarak okumaya devam edersek, iki şey olur. Ya korkarız. Ya inkâr ederiz. Her iki durumda da, ilişki kuramayız. Oysa ilişki, okuma gerektirir.
Buraya şunu yaptık: Doğayı ahlaki bir özne olmaktan çıkardık. Onu, işleyen bir denge sistemi olarak ele aldık. Bir sonraki parçada, insan neden hâlâ doğayla “müzakere edebileceğini” sanıyor; neden teknolojiyi bir pazarlık aracı gibi görüyor ve bu yanlış okumanın bizi nasıl daha sert cevaplara sürüklediği konularına gireceğim. Aynı metaforlarla değil. Aynı yumuşaklıkla hiç değil. Devam ediyorum.
………………………….
İnsan, doğayla müzakere edebileceğini sanır. Bu sanı, teknolojiyle birlikte güçlendi. “Bunu yaparız ama şurayı telafi ederiz.” “Burayı bozarız ama orayı koruruz.” “Biraz zorlarız ama sonra düzeltiriz.” Bu cümleler, bir pazarlık dilidir. Ama pazarlık, iki taraflıdır.
Doğanın masasında karşı koltuk boş. Teknoloji, bu pazarlık yanılsamasının ana aracıdır. Teknoloji sayesinde, sonuçlar gecikir. Geciken sonuçlar, iptal edildi sanılır. Bu büyük bir yanılgıdır. Teknoloji, dengeyi ortadan kaldırmaz. Sadece geri dönüş süresini uzatır. Bu uzama, insanı cesaretlendirir.
İnsan şunu düşünür: “Henüz bir şey olmadıysa, demek ki sorun yok.” Bu düşünce, zaman körlüğünün saf hâlidir. Çünkü sistemler, hemen cevap vermez. Ama cevap vermediği süre boyunca, yük biriktirir. Bu birikim, bir noktada boşalır. O boşalma, müzakere içermez.
Teknolojiyle kurulan ilişki, çoğu zaman şöyle işler: Sorun çıkar. Teknolojiyle bastırılır. Yeni bir sorun çıkar. Daha ileri teknolojiyle bastırılır. Bu zincir, ilerleme gibi sunulur. Oysa bu, ertelenmiş bir hesaplaşmadır. Her bastırma, bir sonraki cevabı sertleştirir.
İnsan, teknolojiyi bir tür sigorta gibi görür. “Bir şey olursa çözeriz.” Bu güven, en riskli güven biçimidir. Çünkü çözüm kapasitesi arttıkça, risk alma iştahı da artar. Bu ilişki, defalarca gözlemlenmiştir. Ama her seferinde, sanki ilk kez oluyormuş gibi davranılır. Burada kritik bir ayrım var. Teknoloji, uyumlu kullanıldığında dengeyi destekleyebilir. Ama pazarlık aracı olarak kullanıldığında, dengeyi daha da zorlar.
İnsan bu ayrımı yapmaz.
Çünkü pazarlık, insanı merkezde tutar.
Uyum ise, merkezi dağıtır.
Doğayla pazarlık fikri, aynı zamanda bir kibir üretir.
“Bunu da aşarız.” “Buradan da çıkarız.”
Bu dil, başarı hikâyelerinden beslenir. Ama başarı hikâyeleri, başarısızlıkları anlatmaz. Oysa sistemler, başarısızlıklardan öğrenir. İnsan, onları gizler. Pazarlık dili, sınır fikrini aşındırır. Sınır, pazarlıkta geçici bir engeldir. Oysa sistemlerde sınır, yapısaldır. Geçici değildir. İkna olmaz. Ama insan, ikna etmeye çalışır.
Bu noktada, şunu net söylemek gerekir:
Doğayla pazarlık yapılamaz. Bu bir görüş değil.
Bu bir tespittir.
Pazarlık yapmaya çalıştıkça, alınan cevaplar sertleşir.
Bu sertlik, ceza değildir. Bu, artan zorlamanın doğal sonucudur.
Bu hafta teknolojinin neden bir çözümden çok yanlış bir okuma biçimine dönüştüğünü gösterdik. Gelecek hafta insan neden hâlâ “kontrol” fikrine tutunuyor; kontrol ile öngörü arasındaki fark ve kontrol arzusunun sistemleri nasıl daha kırılgan yaptığı konularını ele alıp bu bölümü bitireceğim.