Soğuk Savaş’ın sona erdiği yıllarda liberal demokrasi yalnızca bir yönetim biçimi olarak değil, tarihin ulaştığı en güçlü siyasal ve ekonomik düzen olarak sunuluyordu.
Serbest piyasa büyümeyi hızlandıracak, küresel ticaret ülkeleri birbirine yaklaştıracak, teknolojik ilerleme de ortaya çıkan refahı toplumun geniş kesimlerine taşıyacaktı. Aradan geçen otuz beş yılın ardından dünya daha fazla üretiyor, daha hızlı iletişim kuruyor ve insanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar gelişmiş teknolojiler kullanıyor. Buna rağmen orta sınıflar gelecekten kaygılı, çalışanlar işlerini kaybetme korkusu yaşıyor ve liberal demokrasiler kendi yurttaşlarına verdikleri refah sözünü açıklamakta zorlanıyor.
Daron Acemoğlu, Ağustos 2026’da yayımlanan What Happened to Liberal Democracy? adlı kitabında tam da bu çelişkiye odaklanıyor. Ona göre liberal demokrasi ortak refah, demokratik yönetim ve bilginin özgürce gelişmesi yönündeki temel vaatlerine bağlı kaldığı dönemlerde güçlendi. Ancak post-endüstriyel ekonomide eğitimli ve ayrıcalıklı bir kesim siyasal ve ekonomik bakımdan toplumun geri kalanından uzaklaşırken liberalizm, geniş kitlelerin çalışma hayatında karşılaştığı güvencesizliği yeterince önemsemedi. Bu eleştiri, Acemoğlu’nun sermaye birikimi, sınıfsal eşitsizlik ve emeğin konumu bakımından Marx’ın düşüncelerine yaklaşıp yaklaşmadığı sorusunu da gündeme getirdi. Ancak Acemoğlu’nun önerisi, liberal demokrasiyi terketmekten ziyade onu çalışanları yeniden merkeze alan daha kapsayıcı bir anlayışla yeniden inşa etmeye dayanmaktadır.
Liberalizmin Yarım Kalan Refah Vaadi
Klasik liberal iktisadın temel savlarından biri, serbest ticaretin ve uzmanlaşmanın toplam ekonomik fazlayı büyüteceğidir. Bu sav bütünüyle yanlış değildir. Ticaret üretimi artırabilir, teknoloji maliyetleri düşürebilir ve tüketiciye daha fazla seçenek sunabilir. Fakat toplam refahın artması, ortaya çıkan kazancın kendiliğinden adil dağılacağı anlamına gelmez. Ekonomik büyümenin nasıl bölüşüleceği piyasanın doğal sonucu değil, ücret pazarlığından vergi sistemine, sendikalardan rekabet hukukuna kadar uzanan siyasal ve kurumsal tercihlerin ürünüdür.
2026 Dünya Eşitsizlik Raporu bu ayrımı rakamlarla görünür hâle getiriyor. Dünyanın en yüksek gelirli yüzde 10’luk kesimi küresel gelirin yaklaşık yüzde 53’ünü alırken, en yoksul yarı yalnızca yüzde 8’ini elde ediyor. Servet dağılımındaki eşitsizlik ise çok daha belirgindir. En zengin yüzde 10 küresel servetin yaklaşık dörtte üçüne sahipken, insanlığın en yoksul yarısının payı yüzde 2’de kalıyor. Demek ki dünya refah üretme konusunda başarısız değildir. Sorun, üretilen refahın toplumun büyük kısmına güvenli bir yaşam ve gelecek duygusu olarak yansımamasıdır.
Bu durumu ‘refahsız ilerleme’ olarak adlandırabiliriz. Ekonomi büyür, şirketlerin piyasa değeri yükselir ve teknoloji gelişir. Fakat ücretli çalışan daha güvencesiz, gençler barınma ve iş bulma konusunda daha umutsuz, orta sınıf ise aşağı doğru hareket etmekten daha fazla korkar hâle gelir. İstatistikler ilerlemeyi gösterirken insanların gündelik hayatı gerileme hissi üretiyorsa siyasal sistem yalnızca gelir değil, inandırıcılık da kaybeder.
Marx’ın Hayaleti Algoritmanın İçinde mi?
Karl Marx, kapitalizmin üretici güçleri olağanüstü biçimde geliştirdiğini kabul ediyordu. Onun eleştirisi kapitalizmin üretmemesi değil, üretim araçlarının mülkiyeti ile ortaya çıkan değerin paylaşımı arasındaki eşitsizlikti. Sermaye yoğunlaştıkça emeğin pazarlık gücünün zayıflayacağını, sistemin kendi karşıtlıklarını büyüteceğini ve bu durumun sınıfsal mücadeleyi keskinleştireceğini düşünüyordu. Marx’ın öngördüğü sonuçları kaçınılmaz bir tarih yasası gibi okumak bugün ikna edici olmayabilir. Ancak sermayenin yoğunlaşması ile siyasal huzursuzluk arasındaki ilişkiye dair sorusu hâlâ güncelliğini koruyor.
On dokuzuncu yüzyılın işçisi fabrikanın sahibini ve kendisini denetleyen ustabaşını tanıyordu. Yirmi birinci yüzyılın çalışanı ise işe alım başvurusunu hangi algoritmanın elediğini, performans puanını hangi ölçütün düşürdüğünü veya görevini hangi yazılımın devralacağını çoğu zaman bilmiyor. Sömürü tartışması böylece yalnızca fabrika kapısında değil, veri merkezlerinde ve görünmez karar sistemlerinde de yaşanıyor. Marx’ın hayaleti bugün fabrikada dolaşsaydı muhtemelen önce üretim bandına değil, algoritmanın kime ait olduğuna bakardı.
Acemoğlu, Arda Gitmez ve Mehdi Shadmehr’in 2026 tarihli Automation and Repression çalışması bu tartışmayı siyasal bir modele taşıyor. Araştırma, otomasyonun sermayenin millî gelirden aldığı payı artırarak işçi tepkisi ihtimalini yükseltebileceğini, siyasal iktidarın ise yeniden dağıtım ve düzenleme yerine baskıyı tercih edebileceği koşullar bulunduğunu gösteriyor. Bu, Marx’ın sınıf çatışması tezinin aynen doğrulanması değildir. Fakat teknolojik tercihler, gelir dağılımı ve siyasal otorite arasındaki bağın hâlâ canlı olduğunu ortaya koyar.
Yapay Zekâ İşimizi mi, İşimizdeki Anlamı mı Alacak?
Yapay zekâ tartışmasında iki uç yaklaşım öne çıkıyor. Bir tarafta teknolojinin verimliliği artırarak herkese daha kısa çalışma süresi ve daha yüksek refah sağlayacağı düşüncesi bulunuyor. Diğer tarafta milyonlarca insanın kısa sürede işsiz kalacağı karanlık bir gelecek anlatısı var. Gerçek tablo daha karmaşıktır. Uluslararası Çalışma Örgütünün 2025 araştırmasına göre dünya genelinde her dört çalışandan biri üretken yapay zekâya belirli ölçüde maruz kalan bir meslekte bulunuyor. Ancak en muhtemel sonuç bütün mesleklerin ortadan kalkması değil, mesleklerin içindeki görevlerin dönüşmesidir.
Bu tespit rahatlatıcı görünebilir. Fakat bir işin tamamen yok olmaması, çalışanın kayba uğramadığı anlamına gelmez. Yapay zekâ bir çalışanın on görevinden dördünü devraldığında şirket daha az personelle aynı üretimi yapabilir, işe alımları azaltabilir veya ücret pazarlığında çalışan üzerindeki baskıyı artırabilir. Teknoloji üretkenliği yükseltirken emeğin pazarlık gücünü düşürüyorsa ortaya çıkan kazanç ücretlere değil, sermaye gelirlerine aktarılabilir.
Acemoğlu, David Autor ve Simon Johnson’ın Building Pro-Worker Artificial Intelligence çalışması burada önemli bir ayrım yapıyor. Çalışan yanlısı teknoloji, insanı yalnızca daha ucuz bir yazılımla değiştiren teknoloji değildir. İnsan uzmanlığını geliştiren, yeni görevler oluşturan ve çalışanların karar kapasitesini güçlendiren teknolojidir. Yapay zekânın doktorun, öğretmenin, teknisyenin veya kamu çalışanının yerine geçmesiyle onların daha iyi karar vermesine yardımcı olması aynı ekonomik ve toplumsal sonucu üretmez. Mesele makinenin ne kadar akıllı olduğu değil, hangi amaç için tasarlandığıdır.
Refahsız İlerleme Demokrasiyi Nasıl Aşındırır?
İş yalnızca gelir sağlayan bir sözleşme değildir. İnsana toplumsal konum, gündelik düzen, mesleki kimlik ve geleceğe ilişkin öngörü sunar. Teknolojik dönüşüm milyonlarca kişiye ‘artık sana daha az ihtiyaç var’ mesajı verdiğinde kaybedilen yalnızca maaş olmaz. İnsan kendisini ekonomik düzende gereksiz hissederse siyasal sistem içinde değerli bir yurttaş olduğuna inanması da zorlaşır.
Karl Polanyi, piyasanın toplumdan koparılmasının karşı bir toplumsal hareket doğuracağını savunmuştu. Günümüzde bu tepki sendikal örgütlenme kadar popülizm, göçmen karşıtlığı, kurumlara güvensizlik ve siyasal kutuplaşma biçiminde de ortaya çıkabiliyor. Liberal demokrasi ekonomik kayıpları yalnızca kişisel başarısızlık olarak açıklayıp kazançları sistemin başarısı olarak sunarsa kendi meşruiyet temelini aşındırır. Çünkü insanlar büyüme oranlarına değil, büyümenin kendi hayatlarında bıraktığı sonuca oy verir.
Bu nedenle yapay zekâ yalnızca teknoloji şirketlerinin veya mühendislerin meselesi değildir. Vergi politikası, rekabet hukuku, eğitim sistemi, veri mülkiyeti, sendikal haklar ve sosyal güvenlik yapay zekânın kazananlarını ve kaybedenlerini belirleyecektir. Keynes’in yaklaşık bir asır önce öngördüğü teknolojik ilerleme, insanı zorunlu çalışmanın yükünden kurtarabilirdi. Fakat çalışma süresi kısalırken gelir ve güvence korunmazsa boş zaman özgürlük değil, işsizlik olur.
Hangi Liberal Demokrasi?
Acemoğlu’nun kitabından çıkarılabilecek en önemli sonuç, teknolojinin yönünün kader olmadığıdır. Liberal demokrasi piyasanın ürettiği her sonucu kaçınılmaz kabul etmek zorunda değildir. Devlet yalnızca işini kaybedene geçici yardım sağlayan son durak olmamalı, teknolojinin insan emeğini tamamlayacak biçimde geliştirilmesini teşvik etmelidir. Çalışanların yeni teknolojilerin uygulanmasına katılması, verimlilik kazançlarının ücretlere ve daha kısa çalışma sürelerine yansıması, hayat boyu eğitim ve güçlü sosyal güvence bu yeni toplumsal sözleşmenin parçaları olabilir.
Burada liberalizm ile Marx arasında bir tercih yapmak zorunda değiliz. Marx’ın sermaye yoğunlaşmasına ilişkin uyarısını ciddiye alırken demokratik kurumların düzeltici gücünü savunabiliriz. Piyasanın yenilik kapasitesini korurken, yeniliğin yönünü toplumun ortak ihtiyaçlarına çevirmek mümkündür. Asıl ayrım teknoloji yanlıları ile teknoloji karşıtları arasında değil, insanı güçlendiren ilerleme ile insanı fazlalık olarak gören ilerleme arasındadır.
Yapay zekânın insandan daha hızlı çalışması şaşırtıcı değildir. Asıl şaşırtıcı olan, insanlığın ürettiği en gelişmiş teknolojiyi yine insanların büyük bölümünü gereksiz hissettirecek biçimde kullanmasıdır. İbn Haldun, Mukaddime’de emeği kazanç ve servetin temel kaynaklarından biri olarak görürken Marx, Kapital’de bu emeğin ürettiği değerin kimler arasında ve nasıl paylaşıldığını sorgulamıştır. Aradan geçen yüzyılların ardından makineler üretimin giderek daha büyük bölümünü üstlenirken, insan emeğinin yerine geçen teknolojinin ürettiği refahta insana nasıl bir yer ayıracağı sorusu yeniden karşımızdadır. Makineler çalışırken servet birkaç elde birikiyor, insanlar da kendilerine yeni bir iş ve toplumda yeni bir konum arıyorsa buna akıllı ekonomi demek güçtür. Belki de geleceğin en büyük ironisi, makinelerin insana benzemeyi öğrendiği bir çağda ekonomik düzenin insana nasıl davranması gerektiğini unutması olacaktır.
YararlanılanBaşlıcaKaynaklar
— Daron Acemoglu, What Happened to Liberal Democracy?, Dutton, 2026.
— Daron Acemoglu and Simon Johnson, Power and Progress: Our Thousand-Year Struggle Over Technology and Prosperity, PublicAffairs, 2023.
— Daron Acemoglu, David Autor and Simon Johnson, Building Pro-Worker Artificial Intelligence, NBER Working Paper No. 34854, 2026.
— Daron Acemoglu, A. Arda Gitmez and Mehdi Shadmehr, Automation and Repression, NBER Working Paper No. 35336, 2026.
— Daron Acemoglu, The Simple Macroeconomics of AI, NBER Working Paper No. 32487, 2024.
— İbn Haldun, Mukaddime, haz. Süleyman Uludağ, DergâhYayınları, 2025.
— Karl Marx, Kapital, Cilt I, çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam Kitap, 2021.
— Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm: ÇağımızınSiyasalveEkonomikKökenleri, çev. Ayşe Buğra, İletişimYayınları, 2025.
— John Maynard Keynes, “TorunlarımızınEkonomikOlanakları”, Gustavo Piga ve Lorenzo Pecchi (der.), Keynes’e Dönüş: TorunlarımızınEkonomikOlanakları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2012.
— International Labour Organization, Generative AI and Jobs: A Refined Global Index of Occupational Exposure, 2025.
— International Monetary Fund, Gen-AI: Artificial Intelligence and the Future of Work, Staff Discussion Note, 2024.
— World Inequality Lab, World Inequality Report 2026, 2026.