Daha öncebuköşede yayımlanan Kolektif Güvenlikten Stratejik Belirsizliğe: NATO’nun Dönüşümü ve Türkiye’nin Konumu başlıklı yazımda, NATO’nun artık yalnızca klasik bir askerî ittifak olarak okunamayacağını; ittifak içi güç asimetrileri, yük paylaşımı, stratejik belirsizlik ve üyeler arası güven tartışmaları üzerinden yeniden şekillendiğini ifade etmiştim. Ankara’da 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilecek NATO Zirvesi ise bu tartışmayı yalnızca dış politika masalarında değil, şehrin gündelik hayatında da görünür hâle getiriyor.

Ankara Zirvesi ve NATOkrasi Tartışması

Büyük güvenlik zirveleri, devlet başkanlarının bir araya geldiği diplomatik toplantıların ötesinde sonuçlar üretir. Yollar kapanır, güzergâhlar değişir, güvenlik bölgeleri oluşturulur, hava sahası denetlenir ve kamusal alan geçici olarak yeniden düzenlenir. Bu nedenle Ankara Zirvesi’ni yalnızca Türkiye’nin NATO içindeki konumu açısından değil, güvenliğin toplum hayatına nasıl yansıdığı açısından da okumak gerekir.

Bu okuma, NATO karşıtlığı ya da güvenlik tedbirlerini peşinen reddetme yaklaşımı değildir. Uluslararası liderlerin katıldığı bir zirvede güvenlik planlaması kaçınılmazdır. Mesele, güvenliğin varlığı değil; güvenlik adına kamusal alanın ne kadar geniş, ne kadar uzun ve hangi denetim mekanizmalarıyla sınırlandırıldığıdır.

“NATOkrasi” ifadesi çarpıcı ama dikkatli kullanılması gereken bir tartışma başlığıdır. Bu kavramı, NATO’nun Türkiye’yi yönettiği anlamında değil; NATO gibi uluslararası güvenlik örgütlerinin üye ülkelerde dış politika sınırlarını aşarak gündelik hayatı, şehir düzenini, protesto hakkını, medya erişimini ve kamusal alanın kullanımını etkileyen bir güvenlik mantığı üretmesi anlamında ele almak daha doğru olur. Bu noktada kritik soru şudur: Bir uluslararası güvenlik zirvesi, ev sahibi ülkede hangi sınırlar içinde olağanüstü tedbirleri meşru kılar? Güvenlik tedbiri ile kamusal alanın gereğinden fazla daraltılması arasındaki çizgi nerede başlar?

Zirve Güvenliği Türkiye’ye Özgü mü?

Ankara Valiliği’nin zirve öncesi açıklamasında, zirve alanları, delegasyonların konaklayacağı yerler ve geçiş güzergâhları başta olmak üzere hassas bölgelere yetkisiz araç ve kişilerin girişinin engellenmesi, drone uçuşlarının yasaklanması ve çeşitli güvenlik tedbirlerinin uygulanması öngörülüyor. Bunlar, uluslararası bir zirve açısından beklenen uygulamalar olarak değerlendirilebilir.

Tartışmayı büyüten nokta ise aynı açıklamada 28 Haziran’dan 10 Temmuz’a kadar 13 gün boyunca açık ve kapalı alanda toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, oturma eylemi, protesto, miting, stant açma, çadır kurma, bildiri-broşür dağıtma ve afiş-pankart asma gibi faaliyetlerin il genelinde yasaklanmasıdır. Böyle bir kapsam, meseleyi yalnızca trafik ve protokol güvenliği başlığının ötesine taşır. Karşılaştırmalı bakıldığında, bu tür tedbirlerin yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığı görülmektedir.

2025 Lahey Zirvesi’nde Hollanda polisi, Dünya Forumu çevresinde güvenlik bölgeleri oluşturmuş, binlerce polis ve asker görevlendirmiş ve ana yolların bloke edilmesine izin verilmeyeceğini açıklamıştır. Aynı zamanda protesto hakkının temel bir hak olduğunu ve zirve sırasında protestolara izin verileceğini de özellikle vurgulamıştır. Buna rağmen A12 otoyolunu bloke etmeye çalışan gruplara müdahale edilmiş ve yaklaşık 200 kişi Kamu Toplantıları Yasası’nı ihlal gerekçesiyle gözaltına alınmıştır. 2024 Washington Zirvesi’nde güvenlik çevreleri, araç tarama noktaları, yaya geçiş kontrolleri, teslimat sınırlamaları ve geçici yol kapatmaları uygulanmıştır. Ancak ABD makamlarının açıklamalarında ifade özgürlüğü kapsamındaki faaliyetlerin korunacağı da belirtilmiştir. 2023 Vilnius Zirvesi’nde Litvanya, Schengen iç sınır kontrollerini geçici olarak geri getirmiş, hava sahasında ve havalimanı operasyonlarında kısıtlamalara gitmiştir. 2022 Madrid Zirvesi’nde ise İspanya binlerce güvenlik görevlisini sahaya sürmüş, zirve öncesinde büyük bir NATO karşıtı yürüyüş yapılmasına izin verilirken, zirvenin ilk günü için planlanan başka bir gösteri güvenlik gerekçesiyle yasaklanmıştır.

Bu örnekler, NATO zirvelerinin ev sahibi şehirlerde olağan düzeni askıya alan güçlü güvenlik uygulamaları ürettiğini gösteriyor. Yolların kapatılması, belirli bölgelere girişin sınırlandırılması, polis kapasitesinin artırılması ve bazı eylem biçimlerinin engellenmesi tek başına istisnai değildir. Demokratik ölçüt açısından belirleyici olan, tedbirin varlığı değil; kapsamı, süresi, hedefi ve itiraz kanallarının açık olup olmadığıdır.

Kamusal Alanın Sınırı

Ankara örneğini tartışmalı hâle getiren nokta tam da burada ortaya çıkıyor. Tedbirler yalnızca zirve alanı, konaklama bölgeleri ve delegasyon güzergâhlarıyla sınırlı olsaydı, bunu olağan bir zirve güvenliği pratiği olarak değerlendirmek daha kolay olurdu. Ancak 13 günlük geniş kapsamlı toplantı ve gösteri yasağı, basın açıklaması ve bildiri dağıtma gibi siyasal ifade biçimlerinin de yasak kapsamına alınması, güvenlik ile kamusal özgürlükler arasındaki dengeyi tartışmaya açıyor. Buna ek olarak bazı bağımsız medya kuruluşlarının zirve akreditasyonlarının reddedildiğine dair haberler ve NATO karşıtı protestolar sırasında yaşanan gözaltılar, tartışmayı daha da genişletiyor. Trafik güvenliği ile siyasal ifade özgürlüğü arasında düzey farkı vardır. Birincisi teknik bir yönetim meselesi olarak ele alınabilir; ikincisi ise doğrudan demokratik hakların kullanım alanına temas eder.

Siyaset bilimi açısından bu tartışma, güvenlikleştirme kavramıyla da ilişkilidir. Bir mesele “güvenlik” başlığı altına alındığında, olağan siyasal tartışma alanından çıkarılıp istisnai önlemlerle yönetilebilir hâle gelir. Bu her zaman kötü niyetli olmak zorunda değildir; kimi zaman gerçek riskler vardır. Fakat güvenlikleştirmenin sürekli ve geniş yorumlanması, toplumun siyasal katılım kapasitesini zayıflatabilir. Kamusal alan, yalnızca düzenin korunduğu bir alan değildir. Aynı zamanda toplumun itirazını, talebini ve farklı görüşünü görünür kıldığı demokratik bir zemindir. Bu nedenle demokratik devlet, güvenliği sağlarken yalnızca liderleri ve kurumları değil, yurttaşların ifade, haber alma ve barışçıl itiraz haklarını da korumakla yükümlüdür.

Sonuç: Güvenlik Tedbirleri ile Özgürlük Arasındaki Denge

Ankara Zirvesi’nin Türkiye açısından iki yüzü vardır. Bir yönüyle bu zirve, Türkiye’nin NATO içindeki stratejik önemini, savunma sanayii kapasitesini, Karadeniz’den Orta Doğu’ya uzanan güvenlik denklemindeki rolünü ve Avrupa güvenliği açısından artan ağırlığını göstermektedir. Diğer yönüyle zirve, uluslararası güvenlik gündemlerinin iç siyasette ve şehir hayatında nasıl bir yönetim mantığı ürettiğini ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin başarısı yalnızca yüksek güvenlikli bir zirve düzenlemekle ölçülmemelidir. Asıl başarı, bu zirveyi demokratik ölçülülük içinde yönetebilmek, güvenlik ihtiyacını hak ve özgürlükleri tümüyle gölgelemeyecek bir çerçevede tutabilmektir. Güvenlik politikası toplumun tamamına “sessizlik” dayattığında, kamu düzeni sağlanmış görünse bile demokratik zemin zayıflar.

“NATOkrasi mi güvenlik refleksi mi?” sorusu basit bir slogan değildir. Bu soru, demokratik yönetim kalitesine dair önemli bir tartışma başlığıdır. NATO zirveleri elbette güvenlik ister; ancak güvenlik, kamusal alanı bütünüyle sessizleştiren bir gerekçeye dönüşmemelidir. Devletin görevi yalnızca düzeni sağlamak değil, düzen içinde özgürlüğü de mümkün kılmaktır.

Ankara Zirvesi, Türkiye için diplomatik prestij ve stratejik görünürlük anlamına gelebilir. Fakat güçlü devlet imajı yalnızca kapatılan yollar, yükseltilen bariyerler ve geniş güvenlik tedbirleriyle oluşmaz. Güçlü devlet, riskleri yönetirken toplumsal hayatın olağan akışını ve temel hakları da gözetebilen devlettir. Güvenlik, devletin en asli görevlerinden biridir; özgürlük ise demokratik düzenin vazgeçilmez unsurudur. Türk siyasal düşüncesinin en önemli metinlerinden Kutadgu Bilig’de devlet akıl, bilgi ve adalet üzerine inşa edilen bir sorumluluk alanı olarak ele alınır. Bu nedenle Ankara Zirvesi’nin öğretici tarafı yalnızca NATO gündemiyle sınırlı değildir. Asıl mesele, güvenlik ile özgürlük arasındaki hassas dengenin kriz anlarında nasıl kurulabildiğidir. Çünkü bir devletin kurumsal gücü, yalnızca tehditleri bertaraf etme kapasitesiyle değil, bunu yaparken adalet duygusunu, hukuk devletini ve toplumsal güveni koruyabilmesiyle de ölçülür.

Editöryal kaynak notu:

Önceki yazı: Kolektif Güvenlikten Stratejik Belirsizliğe

Ankara Valiliği: 22 Haziran 2026 tarihli toplantı/gösteri yasağı açıklaması

Ankara Valiliği: 25 Haziran 2026 tarihli trafik ve güzergâh tedbirleri

Hollanda Polisi: 2025 Lahey NATO Zirvesi güvenlik ve protesto bilgileri

Washington D.C.: 2024 NATO Zirvesi trafik ve güvenlik planı

Litvanya İçişleri Bakanlığı: Vilnius Zirvesi için geçici sınır kontrolleri

Reuters: 2022 Madrid Zirvesi öncesi NATO karşıtı protesto

Reuters: Ankara Zirvesi öncesi akreditasyon tartışması

Reuters: Ankara’da NATO karşıtı protestolar ve gözaltılar