İlişkinin yönünü liderler mi belirliyor, yoksa NATO, Kongre ve güvenlik bürokrasisi mi? Ankara Zirvesi’nde oluşan olumlu hava Erdoğan-Trump sonrasına taşınabilir mi?
Müttefikliğin kurduğu temel
Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiyi tanımlamak için en sık kullanılan kelime “müttefikliktir”. Bu tanım doğrudur; fakat tek başına yeterli değildir. İki ülke 1952’den beri NATO içinde aynı güvenlik mimarisinde yer alırken, önemli bölgesel dosyalarda zaman zaman birbirinin karşısında konumlanmıştır. Bu nedenle Türk-Amerikan ilişkileri, kurumsal müttefiklik ile stratejik pazarlığın aynı anda var olduğu bir ilişki olarak okunmalıdır.
İlişkinin stratejik temeli İkinci Dünya Savaşı sonrasında atıldı. Sovyetler Birliği’nin Boğazlar ve Türkiye’nin doğu sınırları üzerindeki baskısı Ankara’yı Batı güvenlik sistemine yaklaştırdı. 1947 Truman Doktrini ve Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılmasıyla güvenlik ilişkisi kurumsal bir ittifaka dönüştü. Soğuk Savaş boyunca ortak tehdit, farklılıkların büyümesini sınırlandıran güçlü bir çerçeve oluşturdu.
Kurumlar krizleri engelleyemedi
Bu kurumsal çerçeve, krizleri tamamen ortadan kaldırmadı. ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın 1964’te Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektup, Kıbrıs’a müdahale ihtimali karşısında NATO dayanışmasının sınırlarını tartışmaya açtı. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ABD Kongresinin uyguladığı silah ambargosu ise güven bunalımını savunma ilişkilerinin merkezine taşıdı. Türkiye bazı Amerikan tesislerinin NATO dışındaki faaliyetlerini durdurdu; ambargo 1978’de kaldırıldı ve 1980 Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşmasıyla ilişkiler yeniden düzenlendi.
Bu dönem önemli bir gerçeği gösterdi: ABD başkanının yaklaşımı önemliydi; ancak Kongre gibi kurumlar, başkanın tercihinden farklı bir çizgi izleyebiliyordu. Başka bir ifadeyle, liderler yakınlaşmak istese bile Amerikan sistemindeki kurumsal aktörler ilişkinin sınırlarını belirleyebiliyordu.
Soğuk Savaş sonrası: ortaklıktan ayrışmaya
1991 Körfez Savaşı sırasında Türkiye’nin ABD öncülüğündeki koalisyona verdiği destek ilişkileri yeniden yakınlaştırdı. Bununla birlikte Irak’ın kuzeyinde ortaya çıkan otorite boşluğu ve PKK’nın hareket alanının genişlemesi, iki ülkenin tehdit algılarındaki farkı görünür hâle getirdi. Bill Clinton’ın 1999 Türkiye ziyareti ve “stratejik ortaklık” söylemi olumlu bir zirveyi temsil ederken, birkaç yıl sonra Irak Savaşı ilişkileri ağır bir sınava soktu.
1 Mart 2003 tezkeresinin TBMM’de kabul edilmemesi Washington’da ciddi hayal kırıklığı yarattı. Aynı yıl Süleymaniye’de Türk askerlerinin Amerikan güçlerince gözaltına alınması, devletler arasındaki anlaşmazlığı Türk kamuoyunda da derin bir güven ve itibar meselesine dönüştürdü. Bu tarihten sonra ilişki, yalnızca iki devletin ortak çıkarlarıyla değil; toplumların algıları ve liderlerin kullandığı dil üzerinden de daha hızlı etkilenmeye başladı.
2000 sonrasında lider etkisi neden daha görünür?
2000 öncesinde liderlerin önemsiz olduğu söylenemez. Johnson Mektubu bunun tam tersini kanıtlar. Ancak Soğuk Savaş’ın ortak tehdidi ve NATO’nun katı güvenlik çerçevesi, liderlerin manevra alanını daha sınırlı tutuyordu. Soğuk Savaş sonrasında ise Irak, Suriye, terörle mücadele, savunma sanayisi, yaptırımlar, enerji ve bölgesel güç dengeleri gibi çok sayıda dosya aynı anda gündeme girdi. Bu çok katmanlı yapı, liderler arası doğrudan diplomasinin etkisini daha görünür hâle getirdi.
Barack Obama’nın 2009’da dile getirdiği “model ortaklık” yaklaşımı yeni bir başlangıç umudu oluşturdu. Fakat Suriye iç savaşıyla birlikte ABD’nin YPG ağırlıklı yapılarla çalışması ve Türkiye’nin bunu doğrudan ulusal güvenlik tehdidi olarak görmesi, olumlu söylemin yapısal ayrışmayı aşamadığını gösterdi. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında Fethullah Gülen’in iadesi konusundaki anlaşmazlık da siyasi ve toplumsal güvensizliği büyüttü.
Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde Erdoğan ile kurduğu kişisel diyalog, krizlerin bazı anlarda kontrol edilmesini kolaylaştırdı. Buna rağmen 2018 Rahip Andrew Brunson krizi sırasında Türk bakanlara yaptırım uygulandı ve gerilim ekonomiye yansıdı. Ardından S-400 alımı nedeniyle Türkiye F-35 programından çıkarıldı ve CAATSA yaptırımları devreye girdi. Bu tablo, liderler arasındaki olumlu ilişkinin kurumsal ve hukuki sorunları tek başına ortadan kaldıramadığını açıkça gösterdi.
Biden dönemi: mesafeli liderlik, işlemsel normalleşme
Joe Biden döneminde liderler arası temas önceki döneme kıyasla daha sınırlı kaldı. Buna rağmen Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliğini onaylamasıyla bağlantılı olarak F-16 satış sürecinin ilerlemesi, ilişkinin kişisel yakınlık olmadan da kurumsal pazarlık yoluyla sonuç üretebildiğini gösterdi. Dolayısıyla Türk-Amerikan ilişkilerini yalnızca “başkanlar iyi anlaşırsa iyi, anlaşamazsa kötü” şeklinde açıklamak eksik kalır.
Daha doğru çerçeve şudur: Liderler ilişkinin tonunu, hızını ve kriz yönetim biçimini etkiler; ancak Kongre, Pentagon, Dışişleri Bakanlığı, yargı, NATO yükümlülükleri ve savunma mevzuatı gibi kurumlar hangi adımların atılabileceğini sınırlar. Türkiye tarafında da yürütmenin güçlü rolüne rağmen güvenlik bürokrasisi, savunma kurumları, ekonomi ve bölgesel zorunluluklar ilişkinin yönünü etkiler.
Ankara NATO Zirvesi: olumlu ivme, fakat tamamlanmamış süreç
7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi, Türkiye-ABD ilişkilerinde yeniden olumlu bir siyasi hava oluşturdu. Donald Trump’ın uzun bir aradan sonra Türkiye’yi ziyaret etmesi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile gerçekleştirdiği görüşmeler, lider diplomasisinin ilişkiye ne kadar hızlı ivme kazandırabildiğini gösterdi. Trump, Türkiye’ye uygulanan CAATSA yaptırımlarını kaldırma niyetini açıkladı ve F-35 satışına yeniden açık olabileceğini belirtti. Zirvede NATO’nun kolektif savunma taahhüdü, savunma sanayisi üretimi ve müttefikler arasındaki iş birliği de yeniden vurgulandı.
Ankara Zirvesi’ni ilişkilerin bütün sorunlarını çözen bir dönüm noktası olarak görmek için henüz erkendir. S-400 meselesi, Amerikan mevzuatı, Kongredeki itirazlar ve Suriye’deki güvenlik ayrışması varlığını korumaktadır. Ancak zirve, ilişkilerin yalnızca krizlerden ibaret olmadığını; uygun siyasi ortam oluştuğunda hızla yakınlaşma üretme kapasitesinin de devam ettiğini göstermiştir. Bu nedenle 2026 Zirvesi, “kalıcı normalleşme”den çok “kurumsallaşma imkânı taşıyan olumlu ivme” olarak tanımlanabilir.
Erdoğan ve Trump sonrasında ne olur?
Yakın geleceğin temel sorusu, Erdoğan ve Trump arasındaki kişisel diyaloğun iki liderden sonra da devam edecek bir ilişki düzenine dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Yeni bir ABD başkanı, Türkiye’ye yönelik dili ve öncelikleri kısa sürede değiştirebilir. İnsan hakları, Rusya, Suriye veya savunma satışları gibi dosyalara farklı ağırlık verebilir. Ancak bir başkan değişikliği, NATO üyeliğini, askerî planlamayı, ticari bağları, Kongredeki dengeleri veya yıllar içinde oluşmuş güvenlik kurumlarını bir anda ortadan kaldıramaz.
Aynı şekilde Türkiye’de liderlik değişimi de ilişkinin üslubunu ve diplomatik yöntemini değiştirebilir; fakat Karadeniz, Orta Doğu, Kafkasya, enerji koridorları ve NATO’nun güneydoğu kanadı gibi yapısal gerçekler varlığını sürdürecektir. Bu nedenle Erdoğan-Trump sonrası dönemde ilişkinin tamamen kopması veya bir anda eski türden koşulsuz ortaklığa dönmesi beklenmemelidir.
Daha muhtemel tablo, liderlere göre tonu değişen fakat kurumlar tarafından belirli sınırlar içinde tutulan bir ilişkidir. Ankara Zirvesi sonrasında savunma, terörle mücadele, Suriye, ticaret, teknoloji ve bölgesel güvenlik alanlarında düzenli çalışma mekanizmaları kurulabilirse bugünkü olumlu hava liderlerden bağımsız bir dayanıklılık kazanabilir. Aksi hâlde kişisel yakınlık sona erdiğinde çözülememiş dosyalar yeniden ilişkinin önüne çıkacaktır.
Sonuç: Kurumlar zemini, liderler yönü belirliyor
Türkiye-ABD ilişkileri ne doğrusal biçimde kötüleşen ne de her siyasi yakınlaşmayla kalıcı biçimde iyileşen bir ilişkidir. Tarih, iki ülkenin krizlerden sonra yeniden yakınlaşabildiğini; yakınlaşmalardan sonra da kısa sürede yeni anlaşmazlıklar yaşayabildiğini göstermektedir. 2000 sonrasında kırılmaların daha sık görünmesinin nedeni yalnızca liderlerin kişilikleri değil; iki ülkenin aynı anda çok daha fazla bölgesel ve küresel dosyada karşı karşıya gelmesidir.
Bununla birlikte lider etkisinin 2000 sonrasında daha görünür hâle geldiği söylenebilir. Obama’nın “model ortaklık” söylemi, Trump-Erdoğan diyaloğu, Biden dönemindeki mesafeli ilişki ve 2026 Ankara Zirvesi’nin yarattığı hızlı olumlu hava bu görünürlüğü ortaya koymaktadır. Fakat Trump’ın ilk dönemindeki kişisel yakınlığa rağmen Brunson, S-400 ve F-35 krizlerinin yaşanması; Biden dönemindeki sınırlı lider temasına rağmen F-16 sürecinin ilerlemesi, kurumların hâlâ belirleyici olduğunu kanıtlar.
Bu nedenle geleceğe ilişkin asıl soru, bir sonraki Amerikan başkanının Türkiye’yi sevip sevmeyeceği değildir. Asıl soru, Ankara ve Washington’ın liderler değiştiğinde de çalışabilecek ortak kurallar ve mekanizmalar kurup kuramayacağıdır. İttifakın sürekliliğini kurumlar sağlar; ilişkinin yönünü ve hızını ise liderler etkiler. Ankara NATO Zirvesi’nin gerçek başarısı da bugün oluşan olumlu atmosferin, Erdoğan ve Trump sonrasında da işleyebilecek kurumsal bir ilişkiye dönüşmesiyle ölçülecektir. Lord Palmerston’ın 1848’de İngiliz Avam Kamarası’nda söylediği gibi, “Ebedî müttefiklerimiz de ebedî düşmanlarımız da yoktur; ebedî olan çıkarlarımızdır.” Türkiye–ABD ilişkilerinin yetmiş yılı aşan ironisi de burada saklıdır: Liderler değişir, dostluk cümleleri unutulur; fakat çıkarlar, her defasında aynı masayı yeniden kurar.
Yararlanılan Başlıca Kaynaklar
1. T.C. Dışişleri Bakanlığı – “Türkiye–ABD Siyasi İlişkileri” (14 Ocak 2015)
6. ABD Dışişleri Bakanlığı – “The United StatesSanctionsTurkey Under CAATSA 231” (14 Aralık 2020)
9.
10. Reuters – “Turkeysays it hopestoachieveresult on lifting U.S. sanctionssoon” (10 Temmuz 2026)