Ne yazacağımı bilemediğim bazı geceler, aklımdan geçenleri yazmak korkutur beni…
İnanmak en kolay yoldur ama sorgulamak çoğu zaman kuşkuyu getirir ya da tam tersi…
Kuşku duyduğun şeyi sorgulamak ya da sorguladığın şeyin sonunda her şeyi bir kenara bırakıp tüm insanların yüreklerinde yanan ateşin bir parçası olabilmeyi istemek…
Yalnızca bu belirsiz imgenin peşinden sürüklenip gitmek…
Dayanacak gücünün kalmadığını duyumsadığın anlarda, soluklanıp birkaç dakika nefeslenmene bile izin vermeyecekler biliyorsun…
Çünkü o noktada, hiçlik ve her şey iç içe olacak gibidir…
Hayatlarımız kendi seçimlerimizden ibaretse eğer, ki öyle, bundan kimi sorumlu tutabiliriz?
Başarısızlıklar ve arkasından gelen üzüntü…
Durabildiğin kadar dik, durabildiğin kadar sağlam…
Üzüntü ve keder her zaman var…
Yeter ki sen bulmayı iste…
Ya da yeter ki örtmesin üzerini rüzgarın getirdiği toprak, ayak izlerinin…
Keder seni eninde sonunda bulacaktır…

***

“Şarlo” sinemanın gelmiş geçmiş en büyük kahramanlarından biridir…
Belki de en büyüğüdür…
Yaratıcısı Charles Spancer Chaplin de, gelmiş geçmiş en büyük sanatçılardan biri…
ABD’de “The Tramp” (serseri) olarak tanınan Şarlo bu ismini Fransızca’dan alıyor…
Sinemada sesin kullanılmaya başlamasının ardından Chaplin Şarlo’ya veda etmek zorunda kalıyor ve hiçbir zaman o eski günlerine dönemiyordu…
Melon şapkası, bastonu, farelerin kemirdiği papuçları, hele o badem bıyığı …
Şarlo her filmin sonunda uzak bir ufka doğru yürüyerek gözden kaybolur…
Hep yalnızdır…
Ama mağrur ve keyiflidir…
Polisleri yine tekmelemiş, kalantorları yerin dibine geçirmiştir…
Keder, onun değişmeyen yazgısıdır…
Chaplin, yıllar sonra anavatanı olan İngiltere’ye gittiğinde havaalanında onu binlerce hayranı beklemektedir…
Kalabalığa bakar ve iç geçirir;
“Hepsi beni tanıyor ama ben içlerinden birini bile tanımıyorum…”
Muhalif tavırları nedeniyle ABD vatandaşlığından çıkartılır McCarty ve yandaşları tarafından…
Yaşamının kalan bölümünü İsviçre’de geçirir ve 1977 yılında orada ölür…
Hiçbir zaman var olanı kabul etmeyen, hep daha iyisinin olabileceği düşüncesinden kendini alamayan ve hep eleştiren tavrı nedeniyle, ABD halkının olmasa da yöneticilerin şimşeklerini üzerine çekmişti…
Dünya sinemasının yarattığı en büyük dehalardan biriydi…
Daha doğrusu dünya sinemasını yaratan dehalardan biriydi...

***

Nedense “keder” düşüncesi bana hep Şarlo’yu anımsatır…
Keder deyince ve keder üzerine garip hülyalara dalınca, uzaktan bir yerlerden ıslık çalarak çıkagelir…
Bastonu, melon şapkası ve çarpık bacaklarıyla…
Önümde durur. Bastonuna dayanarak küçük bir reverans yapar, kimi zaman da şapkasını çıkartıp selamlar…
Ve aklımdan geçenleri yazmış olmaktan korktuğum geceler, yoldaşım olur…
Aynı dili konuşmadığımızı sanmayın, konuşuyoruz…
İkimizin de ellerinde kederin tozu var…

***

Hayatlarımız yalnızca seçimlerimizden ibaretse eğer, çok bilmiş birinin söz ettiği gibi, mesele yok…
Ama öyle değilse, aylaklık zamanından önce edinilmiş bir öğretiyse, durup üstümüzü başımızı iyice çırpmamız gerekebilir…
Herkesin kendine ait bir hayatı ve kendi seçimleri vardır elbette, bunu kim yadsıyabilir?
Öyleyse, kim kimi seçimlerinden ötürü yargılama hakkına sahip?
Nasılsa her birimiz de Şarlo gibi, uzak bir ufka doğru yürüyüp gözden kaybolacağız…
Ve yaşarken yaptıklarımız bize yol gösterecek…
En ıssız çöllerde, en karanlık mağaralarda bile…
Ve en çok ölümün parlak ışığında…
Ormanlardan kovulsak bile, başka şansımız olmadığı için değil…
Kendi seçimimiz olduğu için yaşayacak ve yerine göre susmasını bileceğiz…
Sessizliğin sesi olabilmek için…