İstanbul basını başta olmak üzere, 'Basın', Takrir-i Sükun'un baş hedefidir. Gerçekten de, bu yasanın yürürlüğe girmesinden sonra, basın üzerinde ciddi bir takibat ve denetim oluşturulur. Bu kapsamda çok sayıda gazete kapatılır ve çok sayıda muhalif yazar İstiklal Mahkemesi'ne yollanarak yargılanacaktır.
Şeyh Said İsyanı 15 Nisan 1925 tarihinde, başlangıcından 62 gün sonra bastırılır. Sıkıyönetim 25 Mart'ta sona erer. TBMM, 23 Mart'ta yaptığı toplantıda sıkıyönetimi 1 ay süreyle uzatır. Ardından, sıkıyönetim, 20 Nisan 1925 tarihinde 7 ay süreyle, 21 Kasım 1925 ve 23 Kasım 1926 tarihinde iki kez birer yıl süreyle uzatılır. Sıkıyönetimin 4 kez uzatılması sırasında da, hükümet tezkeresi oya sunularak kabul edilir. Sıkıyönetimin uzatılmasına dayanak olarak, İstiklal Mahkemeleri'nin görev süreleri altışar aylık sürelerle uzatılır. Bu mahkemelerin görev süreleri, 7 Mart 1927 tarihinde sonra erecektir.
Takrir-i Sükun Kanunu iki yıllık bir süre için kabul edilmesine rağmen bu kanunun yürürlük süresi de iki yıl uzatılır. Ayrıca, sıkıyönetimin birinci kez uzatılmasından sonra, Doğu Anadolu'da sansür uygulamasına geçilir. Hatta bunun için özel bir kararname yayınlanır. 3 Mayıs 1925 tarih ve 1846 sayılı kararname ile, hükümet 'Havali-i Şarkiye'de İdare-i Örfiye mıntıkasında tatbik edilecek Sansür Talimatnamesi'ni yürürlüğe koyar.
Öte yandan, sıkıyönetim mahkemelerinin verdiği idam cezalarının Meclisin onayına sunulmasına gerek kalmadan hemen uygulanmasını sağlamak üzere, 31 Mart 1925 tarihli ve 595 sayılı yasa kabul edilir. Bu ortamda, hükümet özellikle laiklik açısından gelişme sağlayacak bir dizi reformu yürürlüğe koyar ; şapka giyilmesi, tarikatların yasaklanması, tekkelerin kapatılması, bunlar arasında özellikle sayılması gerekenlerdir. Ancak, bu reformlar tepkilere neden olur. Ülkenin birçok yerinde 'din elden gidiyor' diyerek reformlara kaşı çıkılmaktadır. Ankara İstiklal Mahkemesi, ülkenin her yanında gericileri sindirirken, programında 'dinsel düşünce ve inançlara saygı'ya yer veren Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın da kapatılmasını istemektedir. İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi ise, bölgesi içindeki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası şubelerini kapatır. Sonuçta, hükümet, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı, Takrir-i Sükun Kanunu'na dayanarak, 3 Haziran 1925 tarihinde kapatır.
Toplumsal yapıda değiştirilmek istenen olgulardan biri de Batılı giyim biçimine geçme meselesidir. Bunun ilk ayağı 'Şapka' olacaktır. Hükümet, 2 Eylül 1925 tarihli kararname ile, memurların şapka giymesini kararlaştırır. Bu karara karşı, başka bazı yerlerde olduğu gibi, Erzurum'da da tepkiler ortaya çıkar. Hükümet bunun üzerine, Erzurum ilinde sıkıyönetim ilan eder. O sırada Erzurum ilinin Kiğı ve Hınıs ilçelerinde daha önce ilan edilmiş olan sıkıyönetim sürmektedir. Başbakan İsmet Paşa, sıkıyönetimin gerekçesini TBMM'de şöyle açıklar ;
'Efendim, Erzurum'da bir kısım halk çarşıyı kısmen kapatmaya çalışırlar, valinin ikametgahı önüne ve makam-ı vilayet önüne gelirler. 'Biz gavur memur istemeyiz' diye bağırırlar. Nümayiş yaparlar, zabıta müdahale eder. Zabıtanın ihtarına başlangıçta itaat etmezler, bunun üzerine hükümet kuvvetiyle küstahları dağıtır, dün akşama kadar 27 kişi tevkif olunmuştur. Tahkikatı hızlandırmak ve bir an evvel meclis-i aliye arz-ı malumat edebilmek için Erzurum vilayetinin idare-i örfiye ilan edilmemiş bazı yerleri vardı, onlarda da idare-i örfiye ilan edilmiştir. Bu işte birkaç kişi mürettip ve müfsit olmak lazımdır, seri tahkikat yaparak onları meydana çıkarmak ve seri icraat göstermek istiyoruz'.
Başbakanın, 24.11.1925 tarihinde 2754 sayılı kararnameyle ilan edilen sıkıyönetimin gerekçesini böylece açıklamasından sonra, TBMM, görüşme açılmaksızın hükümet tezkeresini, 25.11.1925 günü kabul ederek sıkıyönetimi onaylar. Erzurum'da bazı kişilerin 'gavur memur istemeyiz' diye ayaklanmasının nedeni, memurların şapka giymesidir. Sıkıyönetimin ilanı üzerine kurulan Divan-ı Harb-i Örfi'nin ilk kararlarını verdiği, 29.11.1925 tarihli gazetelerde de yer alır. 114 tutukludan 3 kişi idama, iki kişi onar seneye mahkum edilir. Erzurum'da 24.11.1925 günü bir ay süreyle ilan edilen sıkıyönetim uzatılmaz.
Şark İstiklal Mahkemesi, iki yıl içinde 5010 kişiyi yargılar ve bunlardan 2231'ini mahkum eder. Bu 2231 kişiden 420 kişinin cezası idamdır.
Şeyh Said İsyanı, 62 günde bastırılırken, sıkıyönetim 2 yıl 9 ay sürer. Bu arada, birçok aile Batı Anadolu'da zorunlu iskana tabi tutulur. Bu konuda Ali Fuat Cebesoy'un değerlendirmeleri şöyledir ;
'Şark vilayetlerinin idaresini kuvvetlendirmeden Şeyh Said'in baskınına uğrayan Fethi Bey Hükümeti, bir taraftan kahraman ordumuzun mutlaka bu isyanı bastıracağına ve diğer taraftan vatandaşların akl-ı selimine güvenerek isyanı geniş bir örfi mıntıka içerisine aldırmış, icabeden merkezlerde divan-ı harpler teşkil ettirmiş ve seferberliğini süratle ikmal edecek olan tümenlerle isyan mıntıkasının her taraftan sarılmasını kararlaştırmıştı. Memleketin diğer kısımlarında da teyakkuzu arttırmıştı. Muhalefet, Fethi Bey'in yerinde olan bu tedbirlerini tasvip etmiş ve onunla birleşmişti. Bunlar Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun fevkalade hallerde derpiş ettiği tedbirlerdi. Bu sayede hükümetin meclis tarafından murakabe ve kontrolü mümkün olacak ve demokrasi rejimimize halel gelmeyecekti. Kanuni ve normal Cumhuriyet idaresinin kurulmasına memleket son derece muhtaçtı. Fırkamız şu kanaatteydi ki İsmet Paşa da Fethi Bey gibi Cumhuriyet ve demokrasi manzumesini teşkil eden iktidar, muhalefet ve matbuatı birbirinden ayırmayarak bu demokrasi cihazını muhafaza etmek suretiyle hem Şark isyanını olduğu yerde imha ve hem de inkılapları memlekette tatbik edebilirdi. Neticede memleket totaliter bir idareye girmez ve bilakis Cumhuriyet rejimi tedrici bir surette kuvvetlenirdi. 20 yıl gibi bir zaman bu rejim geriye kalmazdı. İktidarın o zamanlardaki icraatının rejime ait olan kısmı hakkındaki hükmü, tarihimizin bî-taraf tetkikine bırakıyorum'.(Son)