Yaş sebze ve meyve piyasasına yönelik operasyon, aslında uzun zamandır konuşulan ama bir türlü çözülemeyen bir sorunu yeniden gündeme taşıdı.
Odunpazarı Ziraat Odası Başkanı Burhan Çelikoğlu’nun verdiği rakamlar dikkat çekici: Eskişehir’de üreticinin 10 liraya sattığı domatesin İstanbul’da pazarda 50 liraya kadar çıkabildiğini söylüyor. Biberde de benzer bir tablo var. Üreticiden 20-25 liraya çıkan ürünün tüketicinin karşısına 50-80 liraya çıkması ister istemez şu soruyu sorduruyor:
Bu fiyat farkı nerede oluşuyor?
Elbette tarladan sofraya gelene kadar taşıma, işçilik, kasa, hal, depolama ve işletme gibi maliyetler var. Bunları yok saymak mümkün değil. Ancak üreticinin kazancı ile tüketicinin ödediği rakam arasındaki makas bu kadar açılıyorsa, burada yalnızca maliyetlerden söz etmek yeterli olmaz.
Çelikoğlu’nun açıklamalarındaki en önemli nokta da bence tam olarak burası.
Çiftçi üretirken mazotundan gübresine, ilacından işçiliğine kadar sürekli artan maliyetlerle mücadele ediyor. Buna rağmen ürününü çoğu zaman maliyetine yakın bir fiyata satıyor. Ürün üreticinin elinden çıktıktan sonra ise fiyat katlanıyor.
Devletin başlattığı operasyon bu nedenle yalnızca bir adli süreç olarak görülmemeli. Eğer piyasada gerçekten fiyat manipülasyonu ve haksız kazanç varsa bunun ortaya çıkarılması hem üretici hem tüketici açısından önemli.
Ama asıl mesele operasyon yapmak kadar, piyasayı sürekli ve etkin şekilde denetleyebilmek.
Çünkü çiftçi de tüketici de artık aynı soruyu soruyor:
Üretici kazanamıyorsa, tüketici pahalıya alıyorsa, aradaki farkı kim kazanıyor?
Önümüzde pancar ve mısır alım fiyatları da var. Çiftçinin beklentisi açık: Maliyetlerin dikkate alındığı, üreticiyi ayakta tutacak bir taban fiyat.
Tarımda sürdürülebilirlik yalnızca tarlaya ürün ekmekle mümkün değil. Üreten insanın emeğinin karşılığını alabilmesi gerekiyor.
OKUL KANTİNİ DE ARTIK AİLE BÜTÇESİNİN MESELESİ
Yeni eğitim öğretim yılının başlamasıyla birlikte velilerin masraf listesine bir kalem daha eklendi: okul kantini.
ÖVDER Eskişehir Şube Başkanı Faik Alkan’ın verdiği rakamlar, konunun yalnızca bir simit ya da tost fiyatından ibaret olmadığını gösteriyor.
Geçen eğitim döneminde yaklaşık 25 bin lira seviyesinde olan ortalama kantin kirasının yeni dönemde 50 bin liraya çıktığı, bazı okullarda yıllık kira bedellerinin 500 bin liraya kadar ulaştığı belirtiliyor. Bir okulda yemekhane ve kantin ihalesinin toplam bedelinin 800 bin liranın üzerine çıktığı ifade ediliyor.
Böyle bir maliyetin sonunda bunun bir şekilde fiyatlara yansıması kaçınılmaz.
Bugün okul kantininde bir simidin 30 liraya, tostun ise 90 ila 130 lira arasında satılması, artık velilerin dikkatinden kaçacak bir mesele değil.
Burada kantinciyi de tek başına suçlamak kolaycılık olur.
Yüksek kira, personel, elektrik, ürün maliyeti ve diğer işletme giderleri bir araya geldiğinde kantinci de kendi hesabını yapmak zorunda. Fakat diğer tarafta, kantinin müşterisinin öğrenci olduğunu da unutmamak gerekiyor.
Çocuğun okulda karnını doyurması lüks olmamalı.
Bu nedenle Alkan’ın “okullar ticarethane olmamalı” yaklaşımı üzerinde düşünmek gerekiyor. Okul aile birliklerinin gelir elde etmesi elbette önemli. Ancak bu gelir modelinin doğrudan öğrencinin ve velinin cebine yansıyan bir maliyete dönüşmemesi gerekiyor.
Günde bir öğün ücretsiz yemek ve içme suyunun devlet tarafından karşılanması önerisi de bu açıdan tartışılabilir.
Eğitimde fırsat eşitliğinden söz ediyorsak, çocuğun sınıfa aç girip girmediğini de konuşmak zorundayız.
Çünkü eğitim yalnızca kitap, defter ve kırtasiye masrafından ibaret değil.
EKMEĞİNİ GERÇEKTEN TAŞTAN ÇIKARIYOR
Bazı meslekler vardır, teknoloji geliştikçe kaybolur.
Bazıları ise insanların alışkanlıkları devam ettiği sürece yaşamaya devam eder.
İsmail Sönmez’in yaklaşık 10 yıldır yaptığı iş de bunlardan biri.
Yıllarca teknik ressam olarak çalışan ve TÜLOMSAŞ’tan emekli olan Sönmez, emekliliğinin ardından kendisine oldukça farklı bir uğraş bulmuş. Kahvehanelerde kullanılan, zamanla renkleri solan ve üzerlerindeki rakamları silinen okey taşlarını tek tek yeniliyor.
Üstelik bunu seri üretim mantığıyla değil, adeta bir zanaatkar titizliğiyle yapıyor.
Bir okey takımında 106 taş var.
Her biri tek tek temizleniyor, gerekiyorsa tamir ediliyor ve ardından yeniden boyanıyor. Sönmez, bazı günler 15-20 takımı baştan sona yenileyebiliyor.
İşin güzel tarafı ise bu mesleği yalnızca para kazanmak için yapmadığını söylemesi.
“Sevmek ve sabır gerekiyor” diyor.
Bence bu hikayenin asıl dikkat çekici tarafı da burada.
Emeklilik denildiğinde çoğumuzun aklına çalışma hayatının sona ermesi geliyor. İsmail Sönmez ise emekliliğin ardından kendisine yeni bir meslek oluşturmuş.
Üstelik Eskişehir’de bu işi kendisinden başka yapan olmadığını söylüyor.
Bugün yeni bir okey takımının maliyeti 3 bin liraya kadar çıkarken, yıpranmış taşları yenileyerek yeniden kullanılabilir hale getirmek hem esnaf hem de tüketim açısından farklı bir alternatif oluşturuyor.
Belki çok büyük bir sektör değil.
Belki milyonlarca liralık bir ticaret hacminden söz etmiyoruz.
Ama emeğin, sabrın ve el becerisinin halen para edebildiğini gösteren güzel bir örnek.
Bazı insanlar gerçekten ekmeğini taştan çıkarıyor.