İşçi mücadelesinin en büyük sembolü olan 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü yani İşçi Bayramı Eskişehir’de yağmur altında kutlandı.

Dünyanın dört bir yanında aynı haklı taleplerin vurgulandığı; 8 saatlik çalışma süresi, insani yaşam koşullarının hatırlatıldığı mücadele günü ülkemizde hala ‘sembolik’ olarak önemini koruyor. Elbette korumalı da!

İşçi Bayramına her geçen yıl daha çok sahip çıkarak, haklarımızı kazandığımız yeni bir yıla adım atabilmeliyiz…Ancak bu adımı atarken kendimizi aşmak zorunda olduğumuzu unutmayalım. Aksi halde 1 Mayıs’ı, ‘biçimsel’ bir anma etkinliğine dönüştüreceğiz. Bir takvim günü olmaktan çıkarıp hak arama mücadelesinde birleşebildiğimiz zaman 1 Mayıs anlam kazanabilir.

Ekonomik kriz pençesinde neoliberalizmi iliklerine kadar yaşayan bir toplum, emeğin değersizleştirildiği, güvencesizliğin normalleştirildiği bu düzene karşı sesini yükseltmediği sürece, yoksulluğu kader gibi kabullenmeye mahkum edilir.

Oysa 1 Mayıs’ın ruhu tam da bu kabullenişi reddetmek, örgütlü mücadeleyle eşit, adil ve insanca bir yaşamı kurma iradesini büyütmektir.

*

Eskişehir, 1 Mayıs’ı belirsiz bir çizgide kutluyor. Evet 1 Mayıs Tertip Komitesi’nde geniş yelpazeden sivil toplum örgütlerinin ortak paydada buluşabilmesi önemli.

Birbirimiz için taviz verebilmek, ön planda olma kaygısı gütmeden ‘biz’ olabilmek için yola çıksak da yolda kaybolup gittiğimiz de bir gerçek. Perde arkasını tam bilmediğimiz DİSK’in alanı terk edip gitmesi de bunun bir göstergesi.

Ama asıl mesele 1 Mayıs kutlamalarının ta kendisi.

*

Düşünün… 1 Mayıs dendiğinde aklınızda ne canlanıyor?

Siyasi aktörlerin işçi profilleriyle yaptığı duygu ve dayanışma dolu paylaşımlar; insanın göğsünü kabartan videolar ve emek sömürüsünün sona ereceği, sınıf ayrımlarının kalkacağı umudunu büyüten yüksek perdeden okunan sözler mi?

Yoksa o sözlerin, ertesi gün yerini sessizliğe bıraktığı bir döngü mü?

“Hayatın gerçekliği” diyerek Türkiye’de bize kanıksatılmış şekliyle 1 Mayıs sadece bir takvim günü mü…?

Gerçek dayanışmanın politik tercihlerimizden bağımsız olmadığını görmeden gelemeyiz.

*

Tam da bu yüzden, 1 Mayıs’ı gerçek kılan şey sözlerin kendisi değil; kimin konuştuğu ve neyi görünür kıldığıdır... Süslenmiş cümlelerin ötesine geçen, hayatın içinden yükselen her söz o günün aynası olabilir.

Eskişehir’deki kürsüde politik ve gerçek olan tek bir konuşma vardı; topluma ayna tutan.

Engelli Dayanışma Ağı adına söz alan Gül Çandır Saç, engelli işçiler için bu kentte bir yaşam alanı olmadığını haykırdı. 1 Mayıs alanına erişilebilirliğin mücadeleyle gerçekleştiğini, istihdamdaki kontenjanın ayrıcalık değil zorunluluk olduğunu hatırlatarak, aslında bütüncül, kapsayıcı bir kent yaratamadığımızı hatırlattı.

Bu gerçek, 1 Mayıs’ta hepimize atılan bir tokattı.

1 Mayıs, İşçi Bayramı’dır.

Bu yüzden sahnede olması gerekenler emeğiyle var olan ve bir gün sesini özgürce haykırabilen işçilerdir.

Temsilcilerininya da oy verdiklerinin işçiler adına konuşması yetmez. İşçi, sadece bir işçi olarak kendi sözünü söyleyebilir.

Eskişehir’de bu söz söylenmedi, Eskişehir’de bu ses çıkmadı…

*

Hepimizin hayali olan adil ve demokratik düzen toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla mümkün.

Bırakalım da 1 Mayıs’larda emekçiler konuşsun.

Okurken çalışmak zorunda kalan öğrenciler, hayatta kalması bir borç olarak görülmeyen emekli olamayan emekliler, ‘ikinci cins’ sayılankadınlar, ne çocuk olabilen ne işçi sayılan MESEM’lerde iş cinayetlerine kurban giden arkadaşları adına 18 yaşın altındaki çocuklar…

Bırakalım kürsüde gerçekten emekçinin sesi yankılansın…