Gezegenin Anayasası - Bölüm I (2/2)

Son üç haftadır Gezegenin Anayasasını yazıyorum.

Bu hafta birinci bölüme kaldığım yerden devam ediyorum.

Karmaşıklık ile gürültüyü birbirine karıştırdığımız anda, her şeyi yanlış okumaya başlarız. Çünkü karmaşıklık, ilişkilerin çokluğu demektir. Gürültü ise, o ilişkilerin görünmez hâle gelmesi. Bu ikisi aynı şey değildir. Ama insan zihni, çoğu zaman ikisini ayırt edecek sabra sahip değildir.

Sabır eksikliği, burada sadece bir karakter meselesi değil. Bu, yapısal bir sorundur. İnsan, anlatmayı sever. Bir şeyi anlatabildiğinde, onu kontrol ettiğini düşünür. Karmaşık anlatıların bu kadar cazip olmasının nedeni budur.

Uzun cümleler. Katmanlı açıklamalar.Birbirine bağlanan neden zincirleri.Bunların hiçbiri tek başına yanlış değil. Ama bir noktadan sonra,anlatı gerçeğin önüne geçer.İşte o noktada karmaşıklık, bilgi olmaktan çıkar.Gürültüye dönüşür.Bu dönüşüm çoğu zaman fark edilmez. Çünkü karmaşık anlatı,dinleyeni susturur.“Anlamadım” demek zorlaşır. “Burada bir sorun var” demek cesaret ister.Oysa sade bir anlatı,itirazı davet eder.Sade olan, sorgulanabilir olandır.Bu yüzden sade anlatılar çoğu zaman itibarsızlaştırılır.“Yüzeysel” denir. “Naif” denir.“Yeterince derin değil” denir.

Bu etiketler, aslında bir savunma mekanizmasıdır. Bilim tarihinde de bu örüntüyü görürsün. Bir fikir ne kadar sade ise, ilk başta o kadar dirençle karşılaşır. Çünkü sade bir fikir, mevcut karmaşayı tehdit eder. Sadece teorileri değil, hiyerarşileri de. Uzmanlık alanlarını. Yetki dağılımını. Karar mekanizmalarını. Karmaşıklık, çoğu zaman bir güç aracıdır.

Kim anlıyorsa, o konuşur. Kim anlamıyorsa, susar. Bu düzen bozulmasın diye, gürültü korunur. İnsan düşüncesinde karmaşıklığın bu kadar kutsanması, tesadüf değildir. Bu, kontrol edilemeyen bir dünyanın kontrol ediliyormuş gibi hissettirilmesidir.

Model vardır. Senaryo vardır. Projeksiyon vardır. Ama sistem, her zaman o modellerin dışına taşar. Bu taşmayı “istisna” diye etiketleriz. Sonra yolumuza devam ederiz. Oysa istisnalar çoğaldığında, sorun modeldedir. Ama bunu kabul etmek zordur. Çünkü model, aynı zamanda bir zihinsel konfordur. Burada küçük ama rahatsız edici bir gerçeğe değinelim. İnsan, çoğu zaman karmaşıklığı bilinçli olarak üretir. Çünkü karmaşık bir sorun, sorumluluğu dağıtır. Kimse tam olarak suçlanamaz. Kimse tam olarak hesap vermez. “Sistem çok karmaşık” denir. Konu kapanır. Oysa sade bir ilişki kurulduğunda, sorumluluk görünür hâle gelir. Bu da istenmez. Şehir planlamasında, enerji sistemlerinde, ekonomik kararlarda…Hep aynı refleksi görürsün.

Basit bir ilke vardır. Ama onun etrafına katmanlar eklenir. Yönetmelikler. İstisnalar. Geçici çözümler. Sonra kimse, ilk ilkenin ne olduğunu hatırlamaz. Sistem çalışmadığında, “çok karmaşık” denir. Bu, düşünmenin iflasıdır.

Evrenin işleyişiyle ilgili konuşurken, karmaşıklık söylemi çoğu zaman bir kaçış kapısı olarak kullanılır.“Evren zaten çok karmaşık” denir. “Biz ne yapabiliriz ki?” denir.Bu cümleler, masum değildir.Bu cümleler,sorumluluktan kaçmanın zarif hâlidir.Çünkü eğer evren tamamen karmaşıksa, yanlış diye bir şey yoktur.Sadece “öngörülemeyen” vardır. Bu da insanı rahatlatır.

Oysa evrende yanlış vardır. Uyumsuzluk vardır. Aşırılık vardır. Ve bunlar, sonuç üretir. Bu sonuçlar, bizim kullandığımız kelimelerden bağımsızdır. İster “karmaşıklık” de. İster “kaos”. Sistem, kendi işleyişini sürdürür. Bu noktada bir gerilim oluştuğunu fark ediyorum. Bilerek. Çünkü bu bölümün amacı, okuru ikna etmek değil. Okurun bazı kavramlara olan güvenini sarsmak.

Eğer karmaşıklık her şeyi açıklamıyorsa, eğer gürültü çoğu zaman bizim üretimimizse… O zaman dönüp şunu sormak zorundayız: Biz neyi görmemek için bu kadar uğraşıyoruz? Bu soruyla burada duruyorum.

…………………………

Sade ilkeler fikri, insanı huzursuz eder. Çünkü sade bir ilke, kaçacak yer bırakmaz. Eğer bir düzen, az sayıda ilişkiyle açıklanabiliyorsa, o düzenin bozulması da az sayıda hataya bağlanabilir. Bu, bahane üretmeyi zorlaştırır.

İnsan, bahanelerle yaşamaya alışmıştır. Evrenin işleyişinde “sadelik” dendiğinde, çoğu insanın zihninde yanlış bir resim oluşur. Sanki ilkelmiş gibi. Sanki eksikmiş gibi. Sanki yeterince gelişmemiş gibi. Oysa sadelik, yoksulluk değildir. Sadelik, gereksiz olanın ayıklanmasıdır.

Bu da, yüksek bir seçicilik gerektirir. İnsan, seçici olmaktan hoşlanmaz. Çünkü seçmek, vazgeçmek demektir. Bir sistemde ne kadar çok müdahale varsa, o sistem o kadar kırılgan hâle gelir. Bu cümle, ilk bakışta sezgisel gelmeyebilir. Ama biraz durup düşünelim.

Her müdahale, bir dengeyi değiştirir. Her değişiklik, başka bir ayarlama gerektirir. Bu ayarlamalar birikir. Sonra sistem, kendi ağırlığını taşıyamaz hâle gelir. Biz buna ne deriz? “Karmaşıklaştı. ”Oysa olan şey, aşırı müdahaledir.

İnsan, müdahale etmeyi ilerleme sanır. Bir şeyi olduğu gibi bırakmak, pasiflik gibi görünür. Oysa bazı sistemler, en iyi müdahale edilmediğinde çalışır. Bu, insan aklına ters gelir. Çünkü insan, kendisini sürekli eylem hâlinde tanımlar. Duran insan, değersiz hisseder. Bu psikoloji, medeniyet diline de yansır.

Burada bir yanlış anlaşılmayı özellikle önleyelim. Bu kitap, “hiçbir şeye dokunmayalım” demiyor. Bu kitap, “geri dönelim” de demiyor.

Bu kitap, “ilerlemeyelim” hiç demiyor. Bu kitap şunu söylüyor: Her dokunuş, ilişkiyi değiştirir. Her değişiklik, geri döner. Bunu hesaba katmadan yapılan her hamle, körlemesine atılmıştır. Evrenin sadeliği, tam da burada anlam kazanır. Az sayıda ilke vardır. Ama bu ilkeler, her ölçekte çalışır.

Küçükte de. Büyüğünde de. Bu, insan için zor bir fikirdir. Çünkü insan, her ölçek için ayrı kural yazmaya alışmıştır. Oysa sistemler, böyle çalışmaz. İlişki aynı kalır. Sadece görünümü değişir. Bu sadelikle yüzleşmek, insanın kendi sınırlarıyla yüzleşmesidir. Ve sınırlar, en çok inkâr edilen şeylerdir.

İnsan, sınırı ancak çarptığında fark eder.

Bir şehir çöktüğünde. Bir ekosistem tükendiğinde. Bir iklim eşiği aşıldığında.

O ana kadar, sınır yokmuş gibi davranır.

………………………

Bölüm I’in başında şunu söylemiştik: Evren karmaşık değil.

Şimdi şuraya geldik:

Evren sade olduğu için zor. Çünkü sadelik, bizden uyum ister. Gürültü üretmememizi ister. Her şeyi kontrol etmeye çalışmamamızı ister. Bu, insanın alışkın olduğu bir rol değildir.

Bu bölümü kapatırken, bir şeyin altını özellikle çizmek istiyorum. Eğer bugüne kadar “her şey çok karmaşık” diyerek rahatladıysan, bu bölüm seni rahatsız etmek için yazıldı. Çünkü rahatlık, çoğu zaman gerçeğin düşmanıdır.

Buradan sonra kitap, yön değiştiriyor.

İkinci bölümde,

artık evrenden değil,

doğrudan insandan konuşacağız.

İnsanın kendisini sistemin dışına yazma çabasını, bunun tarihsel ve zihinsel izlerini ve bu hatanın medeniyet fikrini nasıl şekillendirdiğini.

Bu noktadan sonra, geri dönüş yok.

Bölüm I bitti.

Hazırsan, haftaya BÖLÜM II’ye geçiyorum.