19 Mayıs 1919, yalnızca bir kurtuluş mücadelesinin başlangıcı değil; aynı zamanda uluslararası sistem içerisinde “meşruiyet”, “egemenlik” ve “ulus iradesi” kavramlarının yeniden tanımlandığı tarihsel bir kırılma anıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışıyla başlayan süreç, işgal altındaki bir toplumun bağımsızlık refleksini ortaya koymasının ötesinde, dönemin emperyal güç dengelerine karşı geliştirilen alternatif bir siyasal iradenin de somutlaşmasıdır. Bu yönüyle 19 Mayıs, yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinin değil; 20. yüzyılda yükselen anti-emperyalist hareketlerin düşünsel ve siyasal referans noktalarından biri hâline gelmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen uluslararası sistem, galip devletlerin mağlup toplumların kaderini belirlediği sert bir güç mimarisi üzerine kuruluydu. Paris Barış Konferansı sonrasında ortaya çıkan düzen, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” söylemini savunurken, aynı anda sömürgecilik pratiklerini sürdürmeye devam ediyordu. Tam da bu nedenle Anadolu’da başlayan Milli Mücadele, yalnızca askeri bir direniş değil; dönemin uluslararası sistemindeki çelişkileri görünür kılan politik bir meydan okumaydı.

Az bilinen ancak oldukça dikkat çekici bir gerçek şudur: Anadolu’daki mücadele, yalnızca Ankara’dan ya da İstanbul’dan takip edilmiyordu. Dönemin Hintli düşünürlerinden Muhammad Iqbal, Türk bağımsızlık mücadelesini “Doğu’nun yeniden ayağa kalkışı” olarak tanımlarken; Hindistan Hilafet Hareketi Anadolu’ya maddi destek gönderiyordu. Mısır basınında Türk direnişi “Batı emperyalizmine karşı siyasal bir uyanış” olarak yorumlanıyor, hatta dönemin bazı Fransız diplomatları Ankara hareketini “beklenmedik ölçekte bir halk mobilizasyonu” şeklinde değerlendiriyordu. Özellikle sömürge toplumlarında Anadolu’daki gelişmeler, yalnızca bir savaş haberi değil; mümkün görünen yeni bir siyasal tahayyül olarak okunuyordu.

Burada dikkat çekici olan nokta, Milli Mücadele’nin yalnızca askeri başarı üretmemesidir. Ankara Hükûmeti aynı zamanda uluslararası meşruiyet üretmeye çalışıyordu. Bu durum özellikle Sovyetler Birliği ile kurulan erken dönem ilişkilerde açık biçimde görülmektedir. Batılı devletlerin işgal politikalarına karşı Moskova ile geliştirilen diplomatik temaslar, genç Türk dış politikasının pragmatik ve çok yönlü karakterinin ilk örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Bu süreçte Türkiye, yalnızca cephede değil; diplomasi masasında da yeni bir siyasal aktör olarak görünür hâle gelmiştir.

Lozan Antlaşması’nın tarihsel önemi de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü Lozan yalnızca bir barış antlaşması değil; yeni Türk Devleti’nin egemenliğinin uluslararası sistem tarafından tanınması anlamına geliyordu. Dönemin birçok toplumunun hâlen manda yönetimleri altında bulunduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin askeri mücadele ile diplomatik meşruiyeti eş zamanlı inşa ederek bağımsızlığını uluslararası sistem içerisinde kabul ettirmesi, uluslararası ilişkiler tarihi açısından istisnai bir örnek oluşturmuştur.

Cumhuriyet’in ilanı sonrasında şekillenen dış politika anlayışında da 19 Mayıs’ın izlerini görmek mümkündür. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” yaklaşımı çoğu zaman yalnızca idealist bir söylem olarak okunur. Oysa bu yaklaşım aynı zamanda son derece rasyonel bir güvenlik stratejisidir. Çünkü savaşın yıkıcılığını doğrudan deneyimleyen Cumhuriyet’in kuruluş kadroları, büyük güç rekabetleri içerisinde denge politikası izleyerek bağımsız hareket alanını korumaya çalışmıştır. Bu yönüyle erken Cumhuriyet dönemi Türk dış politikası, klasik realizm ile pragmatik diplomasi arasında dikkat çekici bir denge üretmiştir.

Bugün ise 19 Mayıs’ın uluslararası ilişkiler açısından anlamı farklı bir düzlemde yeniden tartışılmaktadır. Küresel sistemin çok kutuplu bir yapıya evrildiği, enerji krizlerinin derinleştiği, tedarik zincirlerinin jeopolitik araçlara dönüştüğü ve güvenlik kavramının klasik askeri sınırları aştığı bir dönemde devletlerin “stratejik özerklik” arayışları yeniden önem kazanmıştır. Türkiye’nin savunma sanayii, enerji diplomasisi, bölgesel arabuluculuk girişimleri ve çok yönlü dış politika arayışları da bu çerçevede okunmalıdır. Çünkü bugün bağımsızlık yalnızca sınırları korumakla değil; teknoloji üretmekle, enerjiye erişmekle, diplomatik esneklik geliştirmekle ve kriz anlarında kendi kararını verebilmekle ilgilidir.

Aslında bu durum, 19 Mayıs’ın tarihsel anlamını daha da güncel hale getirmektedir. Çünkü 1919’da mesele Anadolu’nun fiziksel işgalden kurtuluşuydu; bugün ise mesele, devletlerin ekonomik, teknolojik ve diplomatik bağımlılık ilişkileri içerisinde ne kadar bağımsız hareket edebileceğidir. Bu nedenle 19 Mayıs yalnızca geçmişe ait tarihsel bir hatıra değildir. Aynı zamanda uluslararası sistemde bağımsızlık kavramının nasıl değiştiğini anlamak açısından da önemli bir referans noktasıdır. Günümüzde devletler artık yalnızca askeri olarak değil; veri, enerji, teknoloji ve finans üzerinden de kuşatılmaktadır. Belki de bu nedenle modern dünyanın en görünmez işgalleri artık haritalarla değil, bağımlılık ilişkileriyle kurulmaktadır.

Ve tam da bu yüzden Atatürk’ün “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” sözü, yalnızca geçmiş bir kurtuluş mücadelesinin değil; bugünün küresel rekabet çağında stratejik bağımsızlığın da en kısa özeti olmaya devam etmektedir. Çünkü değişen yalnızca mücadele alanlarıdır; bağımsızlık iradesi hâlâ aynı tarihsel ağırlığı taşımaktadır. Bu vesileyle başta gençler olmak üzere, bağımsızlığıyalnızcageçmişinmirasıdeğilgeleceğinsorumluluğuolarakgörenherkesin 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun.