Eskiden bir şeyi satın aldığımızda, parasını verir ve kullanmaya başlardık. Aldığımız şey bizim olurdu.

Şimdi ise hayatımızın birçok alanında farklı bir sistem var. Bir şeyi satın almaktan çok, ona erişebilmek için her ay ödeme yapıyoruz.

Film izlemek için ayrı, müzik dinlemek için ayrı, fotoğraflarımızı saklamak için ayrı bir abonelik gerekiyor. Kullandığımız bazı uygulamaların en basit özellikleri bile artık ücretli. Birkaç liralık gibi görünen bu ödemeler yan yana geldiğinde ise ay sonunda ciddi bir rakama dönüşebiliyor.

Üstelik mesele sadece dijital platformlarla da sınırlı değil. Oyunlardan bilgisayar programlarına, depolama alanlarından çeşitli hizmetlere kadar abonelik sistemi hayatın giderek daha büyük bir bölümüne yayılıyor. Bir dönem satın aldığımız bir programı yıllarca kullanırken, şimdi aynı program için her ay ödeme yapmak normal hale geldi. Evet, bu sistem sayesinde güncel içeriklere ve hizmetlere sürekli erişebiliyoruz. Fakat bunun başka bir tarafı daha var. Aboneliği bıraktığımız anda, daha önce para ödediğimiz hizmetin de bir anda hayatımızdan çıkması. Artık sahip olmaktan çok, kullanma hakkını satın alıyoruz...

Bir de bunun farkına varmadan onlarca küçük ödeme yapabiliyoruz. “Bunun aylık ücreti ne olacak ki?” diye başlayan her abonelik, birkaç tane daha eklenince bütçede kendine ciddi bir yer buluyor.

Belki bundan birkaç yıl sonra bugün bize garip gelen daha birçok şey abonelik sistemine dahil olacak. Biz de bir süre sonra buna alışıp normal karşılayacağız.

Aldığımız hizmet bir nevi bizi kendisine bağımlı hale getiriyor. Böylece şirketler kendilerine süresiz ve her ay garanti gelir getirecek müşteriler elde ediyorlar. Tam anlamıyla kapitalist sistem.

Ama arada durup şunu sormakta fayda var:

Gerçekten ne kadar şeye sahibiz ? Ne kadarına sadece aboneliğimiz devam ettiği sürece erişebiliyoruz ?