(İnsanın imzaladığı ama okumadığı metin)



6 Şubat Depremlerinin yıldönümü haftasındayız. Çok acı izler bıraktı bizde. Diğer yandan planlama, mimarlık, inşaat mühendisliği, yer bilimleri gibi konularda çalışan akademisyenlerin omuzlarına daha fazla sorumluluk bıraktı. İşte bunun meyvelerinden biri sürdürülebilir ve dirençli kentler için ekolojik planlama ve tasarım ağı oluşturma amaçlı, “EPD-Net Projesi”. Artık köşe yazılarımı okuyan herkes Eskişehir Teknik Üniversitesi olarak yürüttüğümüz, 13 ülkeden 32 partnerli EPD-Net Projesini biliyordur, hatta belki duymaktan sıkılmıştır. Yine de hala bilmeyen varsa www.epd-net.org adresinden projeyle ilgili bilgi alabilir. Ankara Üniversitesi’nden Prof.Dr.Şükran Şahin ve Norwegian University of Life Sciences (NMBU)’dan Doç.Dr.Maria Travota’nın liderliğini yaptığı projenin sürdürülebilirlik iş paketinin iki önemli çıktısı olacak. Bunlardan biri daha önce yine bu köşeden yazdığım doğa temelli/tabanlı zeka; diğeri doğa şehirleri ittifakı. Bir ittifak olur da anayasası olmaz mı, olur. İşte projenin bu çıktısının anayasası üzerinde düşünmek beni başka bir paradigmaya taşıdı. Gezegen’in Anayasası keşfetmeye… Bunu bir kitap olarak yazmaya karar verdim. Ama önce netleştireyim: Kitap dediğim şey bir “derleme yazı” olmayacak. Köşe yazılarımın yan yana gelmiş hâli değil. Akademik kitap hiç değil. Manifesto da değil. Bu, popüler bilim - düşünce kitabı olacak. Hedef okurları, sadece “Bilim insanı” değil, sadece “Akademisyen” değil, aptal muamelesi görmekten hoşlanmayan tüm okurlar. Ama gazete okuyan, belgesel izleyen, ama kavramsal derinlikten kaçmayanları... Best-seller bir kitap yazma iddiam yok özetle… Okurla kavga eden, okuru rahatlatmayan, ama okuru akıllı yerine koyan bir metin yazma derdim var. Başladım yazmaya. İşte önsözü kitabın…

Bir yerlerde bir anayasa var. Sandıkla gelmedi. Referandum görmedi. Meclisten geçmedi. Ama yürürlükte. Hem de çok uzun zamandır. Ne bir ulusa ait, ne bir devlete, ne bir bayrağa.

Evrene ait. Biz imzalamadık. Ama ona tabiyiz. Okumadık. Ama ihlal ediyoruz. Sonra da şaşırıyoruz. Deprem oluyor. “Doğal afet” diyoruz. Sel basıyor. “Afet” diyoruz, “Felaket” diyoruz. Kuraklık geliyor. “Kader” diyoruz. Yangın çıkıyor. “İklim krizi” diyoruz. Hepsini birer isimle yatıştırmaya çalışıyoruz. Çünkü isim verirsen, kontrol ediyormuş gibi hissediyorsun. Oysa ortada kontrol edilen bir şey yok. Ortada ihlal edilen bir düzen var.

Evren karmaşık değildir. Biz karmaşıklaştırıyoruz. Evren gizemli değildir. Biz anlamamakta ısrar ediyoruz. Her şey dönüyor. Her şey geri geliyor. Her şey bir yere bağlı. Bir çekirdek mantık var. Bir döngü. Canlı–cansız ayrımı yok orada. Taş da sistemin parçası. İnsan da. Bakteri de. Okyanus da. Veri de. Sorun şu: Biz kendimizi bu sistemin üstünde zannettik. İnsanlık tarihinin en büyük yanılgısı bu. “Doğaya hükmeden varlık” masalı… O masal yüzünden beton döktük toprağın üstüne. O masal yüzünden nehirleri boruya soktuk. O masal yüzünden dağları kestik, denizi doldurduk.

Ve adına kalkınma dedik. Kalkınma dedik ama neyi büyüttük? Şehirleri mi? Evet. Refahı mı? Tartışılır. Dirençliliği mi, dayanıklılığı mı? Hayır. Uyumu mu? Asla. Biz büyürken sistem küçülmedi. Ama denge bozuldu. Ve denge bozulduğunda, sistem susmaz. Uyarır. Önce sessizce. Sonra sertleşerek. Önce kuşlar kaybolur. Sonra yağmur düzeni değişir. Sonra toprak çatlar. Sonra bina çöker.

Biz hep son aşamada fark ederiz. Çünkü biz sonuçlara bakarız, nedenlere değil. Bir şehir düşünün. Dereler yer altına alınmış. Toprak asfaltla mühürlenmiş. Yeşil alan “arsa” olarak görülmüş.

Sonra yağmur yağıyor. Su nereye gitsin? Gitmesi gereken yere gidemiyor. Gitmemesi gereken yere gidiyor. Sonra “yüzyılın seli” diyoruz. Hayır. Yüzyılın hatası. Bir fay hattı düşünün. Binlerce yıldır orada. Hareketli. Canlı. Biz ne yapıyoruz? Üzerine 12 kat çıkıyoruz. Zemini umursamıyoruz. Bilgiyi rapora gömüyoruz. Sonra yer sallanıyor. “Doğa bize acımadı” diyoruz. Oysa doğa kimseye acımaz. Doğa adildir.

Aynı kuralları herkes için uygular. Gezegenin bir anayasası var dedik ya… Bu anayasanın ilk maddesi çok basit: Hiçbir sistem, kendisini taşıyan sistemle uyumsuz büyüyemez. Biz bu maddeyi deldik. İkinci madde: Her müdahale, geri besleme üretir. Biz buna “yan etki” dedik. Görmezden geldik. Üçüncü madde: Hız, uyumun önüne geçerse çöküş başlar. Biz hızlandık. Düşünmeden. Durmadan.

Teknoloji mi suçlu? Hayır. Bilim mi? Hayır. Sorun bilgi değil. Sorun kibirlilik. Bilgiyi, sistemle uyum için değil; sistemi zorlamak için kullandık. Her şeyi ölçtük. Ama anlamadık. Her şeyi modelledik. Ama dinlemedik. Her şeyi hızlandırdık. Ama dengeyi umursamadık.

Bakın, evren “zeka” ile çalışıyor demiyorum. “Bilgisayar” demiyorum. “Algoritma” demiyorum. Bunlar insanın benzetmeleri. Ama bir düzen var. Bir ilişkisellik var. Bir geri dönüş var. Ne yaparsan, bir yerden dönüyor. Aldığını yerine koymazsan, sistem alacağını alıyor. Su gibi. Enerji gibi. Zaman gibi.

İnsanın trajedisi burada başlıyor. Kendini sistemin dışına yazdı. Sanki bir istisnaymış gibi. Oysa değil. İnsan, sistemin en kırılgan parçası. Çünkü düşünebiliyor. Ve yanlış düşünebiliyor. Bakın tarihe. Büyük uygarlıklar neden çöktü? Düşman mı yendi? Hayır. İçten çöktüler. Su yönetimini beceremediler. Toprağı tükettirdiler. Ekosistemi zorladılar. Sonra açlık geldi. Göç geldi. Kaos geldi.

Biz bugün ne yapıyoruz? Aynısını. Sadece daha hızlı. Bugün adına “afet” dediğimiz şeylerin büyük kısmı, aslında sistem cevabı. Yanlış soruya verilen doğru cevap. Biz doğayı sıkıştırdık. O da bizi sıkıştırıyor. Biz uyumsuz büyüdük. O da dengeyi yeniden kuruyor. Bu bir ceza değil. Bu bir mekanizma.

Gezegenin Anayasası, insana karşı yazılmadı. Ama insanı merkeze de koymadı. Bu da bizi rahatsız ediyor. Çünkü biz merkez olmak istiyoruz. Belki de yapılması gereken çok basit. Daha fazla bina değil. Daha fazla yol değil. Daha fazla hız değil. Daha fazla uyum. Daha fazla dinleme. Daha fazla yavaşlama. Belki de kalkınmayı yeniden tanımlamak gerek. Yüksek binalar değil. Dirençli sistemler.

Kısa vadeli kazançlar değil. Uzun vadeli denge. İnsanı merkeze alan değil. İnsanı sisteme oturtan bir anlayış. Çünkü gezegen beklemez. Doğa ikna olmaz. Evren pazarlık yapmaz. Anayasayı ihlal edersen, madde numarasını söylemez. Sonucu gösterir.

Ve o sonuçlar, her geçen gün biraz daha sertleşiyor. Biz hâlâ “neden oluyor?” diye soruyoruz. Oysa soru şu olmalı: “Biz neyi yanlış yapıyoruz?” Ve belki daha acısı: “Yanlış yaptığımızı bildiğimiz hâlde neden devam ediyoruz?
İşte bu sorunun cevabı, hiçbir deprem raporunda yazmıyor. Ama bütün enkazların altında yatıyor.