Dün İstanbul’da bir panele davetliydim, panelist olarak. Ama katıldığım etkinliği yalnızca kendi panelim üzerinden anlatmak haksızlık olur.

Hayata Destek Derneği ve İklim Araştırmaları Derneği tarafından düzenlenen “Kökten Dönüşüm: Yerel İklim Eylemi İçin Diyalog Toplantısı”, iklim meselesini alışık olduğumuz büyük konferansların biraz dışına taşıyan bir buluşmaydı. Etkinlik, Diakonie Katastrophenhilfe’nin (DKH) desteği ve Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı’nın (TÜSEV) katkısıyla, COP31 öncesinde İstanbul’da gerçekleştirildi.
Toplantının bence en önemli tarafı, kimlerin konuştuğuydu.
Yerel yönetimler konuştu. Samsun, Muğla, Diyarbakır ve Şanlıurfa’dan belediye temsilcileri kendi kentlerinde iklim eylemini nasıl yürüttüklerini anlattılar. Ardından Hatay, Adıyaman ve Kahramanmaraş’taki topluluklardan insanlar söz aldı. İklim değişikliğinin kırsaldaki yaşamı, tarımı ve geçim kaynaklarını nasıl değiştirdiğini akademik modellerden değil, doğrudan yaşadıkları deneyimlerden anlattılar. Kuraklık, sel ve yangın karşısında yerelde geliştirilmiş uygulamalar tartışıldı. Günün son bölümünde ise sıra akademiye geldi. Ben de “Araştırmadan Uygulamaya” başlıklı bu panelin davetli konuşmacılarından biriydim.
Eskişehir Teknik Üniversitesi, Kocaeli Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden akademisyenlerle birlikte tartıştığımız soru basit görünüyordu:
Bilimsel bilgi yerel iklim eylemine nasıl dönüşür?
Aslında basit değildi.
Çünkü iklim meselesinde bugün karşı karşıya olduğumuz temel sorunlardan biri bilgi eksikliği değil. Bilgiyi kullanamama sorunu. İklim modellerimiz var. Uydu verilerimiz var. Coğrafi bilgi sistemlerimiz var. Kuraklığı, sıcaklık artışını, taşkın riskini, arazi örtüsündeki değişimi, ekolojik parçalanmayı giderek daha yüksek mekânsal ve zamansal çözünürlükte analiz edebiliyoruz. Bir kentin hangi mahallesinin aşırı sıcaklıklardan daha fazla etkileneceğini gösterebiliyoruz. Bir havzada suyun nerede birikeceğini modelleyebiliyoruz. Hangi ekosistemlerin parçalandığını, hangi tarım alanlarının kuraklık baskısıyla karşılaşacağını, hangi nüfus gruplarının iklim riskleri karşısında daha kırılgan olduğunu belirleyebiliyoruz. Bilimsel kapasitemiz hiç olmadığı kadar güçlü. Fakat kentlerimize baktığımızda aynı başarıyı göremiyoruz.
Tam tersine, riskini bildiğimiz alanlarda yapılaşmayı sürdürüyoruz. Taşkın alanlarını daraltıyoruz. Toprağın su tutma kapasitesini azaltıyoruz. Dereleri mühendislik koridorlarına dönüştürüyoruz. Kentsel sıcaklığın yükseldiğini bildiğimiz halde geçirimsiz yüzeyleri artırıyoruz. Ekolojik eşikleri ölçüyor, sonra planlama kararlarımızda o eşikleri görmezden gelebiliyoruz.
Burada rahatsız edici bir soru ortaya çıkıyor. Bilimsel bilgi kararları değiştirmiyorsa, yalnızca bilgi üretmek yeterli midir? Bence artık bu soruyla yüzleşmek zorundayız. Dünkü panelde sözünü ettiğim EPD-Net projesini de tam olarak bu nedenle önemli buluyorum.
Eskişehir Teknik Üniversitesi koordinatörlüğünde yürüttüğümüz projenin tam adı:
“Filling the Gap: Development of Ecological Planning and Design Learning Network and an Adaptive Smart Training Module for Disaster Resilient and Sustainable Cities.”
Başlığın ilk iki kelimesi aslında sorunu tarif ediyor:
Filling the Gap.
Boşluğu doldurmak.
Hangi boşluğu?
Üniversite ile belediye arasındaki boşluğu.
Araştırmayla uygulama arasındaki boşluğu.
Bilimsel makaleyle planlama kararı arasındaki boşluğu.
İklim modeliyle belediye bütçesi arasındaki boşluğu.
Afet risk analizleriyle imar kararları arasındaki boşluğu.
Ve daha da önemlisi, uzman bilgisiyle o coğrafyada yaşayan insanların deneyimi arasındaki boşluğu.
Bugün 13 ülkeden 32 ortağın yer aldığı EPD-Net kapsamında ekolojik planlama ve tasarım bilgisini afet dirençliliği, sürdürülebilir kentler, eğitim ve yeni karar destek araçlarıyla ilişkilendirmeye çalışıyoruz. Ama bunu yalnızca yeni bir dijital platform ya da eğitim materyali üretme işi olarak görürsek meseleyi ıskalarız. Asıl sorun teknoloji değildir. Asıl sorun, nasıl düşündüğümüzdür.
Örneğin afetlere yaklaşımımızı ele alalım. Biz çoğu zaman dirençliliği afet sonrasında ne kadar hızlı toparlandığımızla ölçüyoruz. Oysa gerçek dirençlilik yalnızca enkazı ne kadar hızlı kaldırdığınız değildir. Asıl mesele, enkaz oluşmadan önce ne öğrendiğinizdir. Bir sonraki taşkın gelmeden önce dere yatağını koruyabiliyor musunuz? Bir sonraki sıcak hava dalgasından önce kentin en kırılgan mahallelerini serinletebiliyor musunuz? Kuraklık ağırlaşmadan önce tarımsal üretim desenini ve su kullanımını değiştirebiliyor musunuz? Orman yangını ortaya çıkmadan önce peyzajın yangına karşı davranışını okuyabiliyor musunuz?
Bilimsel bilginin gerçek değeri burada ortaya çıkar. Bir makalenin aldığı atıf sayısında değil. Bir kararın değişmesinde. Dünkü toplantının farklı aktörleri aynı salonda buluşturmasının önemli olduğunu da tam bu nedenle düşünüyorum. Çünkü iklim değişikliğini yalnızca akademisyenlerden dinlersek eksik anlarız. Sadece karar vericilerden dinlersek yine eksik anlarız. Yalnızca uluslararası kuruluşların raporlarına bakarsak başka bir eksiklik ortaya çıkar. Hatay’da toprağın nasıl değiştiğini yıllardır gözleyen çiftçinin bilgisi de önemlidir. Her kuvvetli yağışta aynı mahallenin neden su altında kaldığını bilen belediye çalışanının deneyimi de. Kentte hangi parkın yaz aylarında gerçekten serinlik sağladığını bilen insanların gündelik gözlemleri de.
Ancak burada başka bir yanılgıya düşmemek gerekiyor. Yerel bilgiyi öncelendirmek de çözüm değildir. Yerel deneyim bilimsel bilginin alternatifi değildir. Bilimsel bilgi de yerel deneyimin yerine geçemez. İklim eylemi, bu farklı bilgi biçimlerinin aynı karar sürecinde karşılaşabildiği zaman güçlenir. Üstelik iş bununla da bitmez.
Bir risk haritasının olması, o riskin azaltıldığı anlamına gelmez. Bir iklim eylem planı hazırlamak, iklim eylemi gerçekleştirmek değildir. Bir strateji belgesinde “doğa temelli çözümler” yazması, o kentte doğa temelli çözüm uygulandığını göstermez. Bilginin eyleme dönüşmesi için kurum gerekir. Yetki gerekir. Bütçe gerekir. Teknik kapasite gerekir. Uzun dönemli izleme gerekir. Toplumsal katılım gerekir. Ve her şeyden önemlisi, bilimsel kanıt ortaya çıktığında kararını değiştirebilecek bir yönetim kültürü gerekir. Bence bugün en büyük açığımız tam olarak burada. Çünkü bazen bilmediğimiz için değil, bildiğimiz halde değiştirmediğimiz için kırılganlaşıyoruz.
Teknolojinin, özellikle yapay zekânın iklim politikalarında giderek daha fazla kullanılmasını da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Yapay zekâ yüzlerce değişken arasındaki ilişkileri analiz edebilir. Farklı iklim senaryolarını karşılaştırabilir. Uydu görüntülerindeki değişimleri hızla saptayabilir. Karar vericinin önüne alternatif müdahale seçenekleri koyabilir. Biz de EPD-Net içerisinde yapay zekâ destekli öğrenme ve karar süreçlerinin olanaklarını araştırıyoruz. Ama yapay zekâ konusunda da kendimizi kandırmamalıyız.
Kötü bir planlama kültürünün üzerine güçlü bir algoritma koyduğunuzda iyi planlama elde etmezsiniz. Bazen yalnızca kötü kararı daha hızlı üretirsiniz. Çünkü mesele hangi teknolojiyi kullandığınızdan önce, kenti nasıl gördüğünüzdür. Bir sulak alanı boş arazi olarak mı görüyorsunuz, taşkınları düzenleyen doğal altyapı olarak mı? Bir kent ormanını imara açılmayı bekleyen rezerv alan olarak mı görüyorsunuz, sıcaklığı düşüren, karbon tutan, biyolojik çeşitliliği koruyan bir sistem olarak mı? Bir dereyi iki beton duvar arasına alınması gereken su kanalı olarak mı görüyorsunuz, yaşayan bir ekolojik koridor olarak mı? Toprağı yalnızca üzerinde bina yükselen bir yüzey olarak mı görüyorsunuz, suyu tutan ve yaşamı taşıyan bir sistem olarak mı?
Bu sorulara verdiğiniz cevap değiştiğinde planlama da değişmeye başlar. “Kökten Dönüşüm” adının bende bıraktığı asıl çağrışım da bu oldu. Çünkü kökten dönüşüm, mevcut sistemi biraz daha verimli hale getirmek değildir. Aynı kenti biraz daha fazla ağaçlandırmak da değildir. Bir plan raporuna birkaç yeni iklim kavramı eklemek hiç değildir.
Kökten dönüşüm, karar verme biçimini değiştirmektir.
Dün İstanbul’da aynı salonda yerel yönetimleri, sivil toplumu, deprem bölgesindeki toplulukları, uygulayıcıları ve akademisyenleri görmek bu nedenle değerliydi. COP toplantılarında küresel sıcaklık hedeflerini konuşabiliriz. Ulusal düzeyde emisyon hedefleri belirleyebiliriz. Milyarlarca dolarlık iklim finansmanını tartışabiliriz. Ama iklim değişikliği sonuçta bir yerde yaşanır.
Bir mahallede.
Bir köyde.
Bir havzada.
Bir tarlada.
Bir okul bahçesinde.
Bir evin içinde.
Dolayısıyla iklim politikasının nihai sınavı da oradadır.
Yerelde.
Şimdi kendimize daha zor sorular sormalıyız.
Riskli alanlarda yapılaşmayı gerçekten azaltabildik mi?
Kentlerimizde geçirimsiz yüzeyleri azaltıyor muyuz?
Aşırı sıcaklardan en fazla etkilenen mahalleleri biliyor ve önceliği gerçekten oralara veriyor muyuz?
Su havzalarını planlama kararlarımızın merkezine koyuyor muyuz?
Doğal ekosistemleri bir maliyet unsuru değil, yaşamsal altyapı olarak değerlendirebiliyor muyuz?
Yerel yönetimlerin üretilen bilimsel bilgiye erişmesini sağlıyor muyuz?
Daha önemlisi, o bilgi belediyenin verdiği bir kararı gerçekten değiştiriyor mu?
Eğer değiştirmiyorsa ciddi bir sorunumuz var.
Elimizde çok iyi hazırlanmış raporlar olabilir.
Çok başarılı bilimsel yayınlarımız olabilir.
Çok sayıda iklim eylem planımız da olabilir.
Fakat henüz yeterince iklim eylemimiz olmayabilir.
Dünkü panelden ayrılırken aklımda kalan düşünce buydu.
Araştırmanın başarı ölçütünü yeniden düşünmeliyiz.
Bilgi üretmek zorundayız.
Ama artık yalnızca bilgi üretmek yetmiyor.
Bilgiyi karara, kararı uygulamaya, uygulamayı da ölçülebilir bir toplumsal ve ekolojik dönüşüme çevirmek zorundayız.
EPD-Net’ten söz ederken anlatmaya çalıştığım mesele de buydu.
Bir proje daha yapmak değil. Bir rapor daha yazmak değil. Bilgi ile eylem arasındaki mesafeyi kısaltmak. Belki de iklim konusunda ihtiyacımız olan gerçek kökten dönüşüm tam burada başlayacak. Çünkü iklim krizi gelecekte karşılaşacağımız bir sorun değil. Çoktan başladı. Artık uygulamanın araştırmayı bekleyecek zamanı da yok.