Geçtiğimiz haftalarda bu köşede doğayı anlamaya çalıştım. Planktondan ormanlara, mantar ağlarından termitlere, kunduzlardan kurtlara uzanan örnekler üzerinden aslında aynı sorunun etrafında dolaşıyordum: İnsan, doğayı sürekli yönetilmesi gereken bir sistem olarak görmek yerine, ondan öğrenmeye başlarsa ne değişir?

Bu hafta sözü biraz başkasına bırakmak istiyorum.
Kasım ayında gerçekleştirilecek Ulusal Peyzaj Mimarlığı Kongresi’nin açılışı için dünyada coğrafi bilgi sistemlerinin (CBS) en önemli isimlerinden biri olan ESRI’nin kurucusu Jack Dangermond’dan kısa bir açılış konuşması rica etmiştim. Jack daveti kabul etti. Fakat yanıtının ekinde benim için en az bu haber kadar değerli başka bir şey vardı.
Üzerinde çalışmakta olduğu bir yazıyı göndermişti:
Landscape Architecture and the Future We Must Create: Reflections on Design, Nature, and Human Possibility.
Ve altına çok kısa bir not düşmüştü: “Feel free to share it widely.”
Metni okurken aslında son haftalarda bu köşede tartıştığımız meselelerin başka bir düşünsel güzergâhtan aynı noktaya ulaştığını fark ettim.
Jack Dangermond’un hikâyesini bilenler bunun neden önemli olduğunu anlayacaktır. Bugün onu çoğumuz GIS ve Esri ile özdeşleştiriyoruz. Oysa onun düşünsel yolculuğunun başlangıcında bilgisayar bilimi değil, peyzaj mimarlığı vardı. Ian McHarg, Philip Lewis ve Carl Steinitz gibi isimlerin oluşturduğu düşünsel çevreden beslendi. Dolayısıyla GIS’e uzanan yolculuğunun gerisinde, özünde oldukça basit fakat radikal bir soru bulunuyordu: Bir yere müdahale etmeden önce, o yeri gerçekten anlayabilir miyiz?
Bence bugün yeniden sormamız gereken soru da tam olarak bu.
Çünkü elimizde McHarg’ın döneminde hayal dahi edilemeyecek miktarda veri var. Uydu ve uzaktan algılama sistemlerimiz var. CBS var. Yapay zekâ var. Milyarlarca değişken arasındaki ilişkileri analiz edebilen modellerimiz var. Kentlerin dijital ikizlerini kurabiliyor, iklim senaryolarını modelleyebiliyor, henüz gerçekleşmemiş müdahalelerin olası sonuçlarını hesaplayabiliyoruz.
Ama daha fazla veri, kendiliğinden daha fazla anlayış üretmiyor.
Jack’in metninde beni en fazla düşündüren cümlelerden biri tam da burada ortaya çıkıyor. Bilgisayarların olmadığı dönemde McHarg ve kuşağının haritaları, şeffaf katmanları, arazi gözlemlerini ve yerel bilgiyi üst üste getirerek yaptıkları çalışmayı anlatıyor. Ardından şöyle diyor:
“Ortaya çıkan şey yalnızca daha fazla bilgi değildi. Ortaya çıkan şey anlayıştı. Ve bu anlayış, tasarımın temelini oluşturdu.”
Belki de bugün teknolojiyle ilişkimiz açısından üzerinde durmamız gereken asıl mesele budur.
Daha fazla bilgi mi üretiyoruz, yoksa daha iyi mi anlıyoruz?
Daha gelişmiş modeller mi kuruyoruz, yoksa doğanın nasıl işlediğini gerçekten daha iyi mi kavrıyoruz?
Ve en önemlisi, bütün bu teknolojik kapasite bizi daha iyi tasarım kararlarına götürüyor mu?
Dangermond’un yazısını bu nedenle yalnızca peyzaj mimarlarına yönelik mesleki bir değerlendirme olarak okumadım. Metin çok daha temel bir meseleye dokunuyor: İnsanlığın doğal sistemlerle kurduğu ilişkinin artık bir “çevre sorunu” olmanın ötesine geçtiğine.
Dangermond bunu çok açık ifade ediyor:
“Uzun yıllar boyunca bu sorunlar öncelikle çevre sorunları olarak görüldü. Bugün bunların giderek daha fazla birer tasarım sorunu haline geldiğine inanıyorum.”
Bu ayrım önemli.
Çünkü meseleye yalnızca çevreyi “korumak” üzerinden baktığımızda, insan ile doğayı farkında olmadan karşı karşıya koyuyoruz. Bir tarafta gelişme, kentleşme ve insan ihtiyaçları; diğer tarafta korunması gereken doğa varmış gibi düşünüyoruz.
Oysa belki de yanlış soru soruyoruz.
Doğayı insan faaliyetlerinden nasıl koruyacağımızı değil, insan faaliyetlerini doğal sistemlerin işleyişinin bir parçası haline nasıl getireceğimizi tartışmamız gerekiyor.
Son haftalarda bu köşede doğayı paylaştığımız diğer canlılara bakmamın nedeni de buydu.
Jack Dangermond’un metni aynı tartışmayı peyzaj mimarlığı, planlama, CBS ve geotasarım üzerinden sürdürüyor. Bu nedenle bu hafta kendi yazımı devam ettirmek yerine, onun henüz üzerinde çalışmakta olduğu ve paylaşmama izin verdiği bu metni Türkçeye aktararak gelecek hafta sizlerle paylaşacağım.
Ve sanırım metni okurken akılda tutulması gereken soru şu:
Geleceği tahmin etmeye mi çalışıyoruz, yoksa onu tasarlama sorumluluğunu üstlenmeye hazır mıyız?
Jack’in yazısını gelecek hafta aktarmadan önce, bu noktada koordinatörlüğünü yürüttüğüm “Filling The Gap: Development of Ecological Planning and Design Learning Network and an Adaptive Smart Training Module for Disaster Resilient and Sustainable Cities” / EPD-Net projesiyle onun kurduğu düşünsel çerçeve arasındaki ilişkiye de değinmek istiyorum. Çünkü metni okurken beni en fazla şaşırtan şeylerden biri, farklı yollardan ilerleyerek ne kadar benzer bir sorunun peşine düştüğümüzü görmek oldu.
EPD-Net’i geliştirirken çıkış noktamız yalnızca afetlere daha dayanıklı kentler tasarlamak ya da doğa temelli çözümlerin kullanımını yaygınlaştırmak değildi. Daha temel bir problemle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorduk: Kentleri, ekosistemleri, afetleri, iklimi ve insan faaliyetlerini hâlâ büyük ölçüde birbirinden ayrılabilir sistemlermiş gibi ele alıyoruz. Sonra da bu parçalanmış bilgiden bütüncül kararlar üretmeye çalışıyoruz.
Oysa doğa böyle çalışmıyor.
Bir havzada suyun hareketi yalnızca hidrolojinin konusu değil. Toprakla, bitki örtüsüyle, topoğrafyayla, iklimle, biyolojik çeşitlilikle ve insanın arazi kullanım kararlarıyla birlikte ortaya çıkan bir süreç. Bir kentin aşırı sıcaklara karşı kırılganlığı yalnızca yapı yoğunluğuyla açıklanamaz. Yüzey malzemesinden ağaç örtüsüne, hava akımlarından su döngüsüne, sosyal eşitsizliklerden ulaşım örüntülerine kadar çok sayıda ilişkinin sonucudur. Bir afetin yıkıcılığı da yalnızca doğa olayının büyüklüğüyle belirlenmez. On yıllar boyunca alınmış mekânsal kararların, göz ardı edilmiş ekolojik eşiklerin ve toplumsal kırılganlıkların aynı anda görünür hale gelmesidir.
Jack’in McHarg üzerinden hatırlattığı “katmanlar” tam da burada yeniden anlam kazanıyor. Fakat bugün önümüzdeki sorun artık yalnızca katmanları üst üste koymak değil. Katmanlar arasındaki ilişkileri anlamak.
EPD-Net’in merkezine yerleştirdiğimiz Nature-Based Intelligence, yani Doğa Temelli Zekâ yaklaşımı bu nedenle doğa temelli çözümlerin biraz genişletilmiş hali değildir. Buradaki iddia daha köklü. Doğayı yalnızca korunacak bir varlık, tasarımın arka planı ya da insanın karşılaştığı sorunlara çözüm sağlayan bir araç olarak görmek yeterli değil. Doğa, yaklaşık dört milyar yıllık evrim boyunca değişen koşullara uyum sağlayan, geri bildirim üreten, kaynakları döngüsel kullanan, çeşitlilik yoluyla dayanıklılık geliştiren ve merkezi bir kontrol mekanizması olmaksızın son derece karmaşık sistemler oluşturabilen bir bilgi kaynağıdır.
Bu durumda tasarımın sorusu da değişiyor.
“Doğayı tasarımımıza nasıl ekleyebiliriz?” sorusu yerine, “Doğanın işleyişinden ne öğrenebiliriz?” diye sormaya başlıyoruz.
Bence Jack Dangermond’un yazısıyla AB destekli EPD-Net projesi ( www.epd-net.info ) arasındaki en güçlü bağ burada kuruluyor.
McHarg’ın Design With Nature yaklaşımı bize doğaya rağmen değil, doğayla birlikte tasarlamamız gerektiğini öğretti. Dangermond’un CBS ve geotasarım üzerinden sürdürdüğü çizgi, bu ilişkileri çok daha büyük veri kümeleriyle görmemizi, modellememizi ve alternatif gelecekleri sınamamızı mümkün hale getirdi. EPD-Net ve Nature-Based Intelligence ile sormaya çalıştığımız soru ise bunun bir adım ötesinde: Doğayla birlikte tasarlamakla yetinmeyip, doğadan öğrenerek tasarlayabilir miyiz?
Bu küçük bir ifade farkı değil.
Çünkü doğayı tasarım kararlarımızın sınırlarını belirleyen pasif bir çevresel koşul olmaktan çıkarıp, bilgi üreten bir sistem olarak kabul ettiğimiz anda planlama ve tasarımın epistemolojisi de değişiyor. Tasarımcı artık doğaya ne yapılacağına tek başına karar veren kişi değil; önce sistemi okumak, ilişkileri anlamak, geri bildirimleri izlemek ve müdahalesini bu bilgiye göre sürekli yeniden değerlendirmek zorunda olan bir aktöre dönüşüyor.
Tam da bu nedenle EPD-Net’te ekolojik planlamayı afet direnci, CBS, uzaktan algılama, yapay zekâ, geotasarım ve doğa temelli çözümlerden ayrı başlıklar olarak görmüyoruz. Bunların her biri aynı problemi farklı bir yerden görmemizi sağlayan araçlar. Asıl mesele, aralarındaki bağlantıları kurabilecek bir düşünme biçimi geliştirmek.
Burada yapay zekânın rolü de önemli. Jack’in teknoloji konusunda yaptığı uyarıyla tamamen aynı noktadayız: teknoloji hikâyenin kendisi değil. Daha fazla uydu görüntüsü, daha büyük veri tabanları, daha güçlü CBS altyapıları ya da daha gelişmiş yapay zekâ modelleri bizi kendiliğinden daha akıllı karar vericiler yapmayacak. Eğer doğanın işleyişini yanlış kavramsallaştırıyorsak, teknoloji yalnızca yanlış modeli daha hızlı çalıştırmamızı sağlar.
Bu yüzden mesele yapay zekâyı doğanın yerine koymak değil; insan zekâsını, yapay zekâyı ve doğanın milyarlarca yılda geliştirdiği problem çözme stratejilerini aynı karar verme çerçevesinde buluşturabilmek.
EPD-Net’in ulaşmaya çalıştığı nokta tam olarak bu.
Jack yazısında geleceğin “başımıza gelen” bir şey olmadığını, yaratılmasına katkıda bulunduğumuz bir şey olduğunu söylüyor. Ben buna bir koşul eklemek isterim: O geleceği yaratırken artık yalnız olmadığımızı anlamamız gerekiyor. Kentleri yalnızca insanlar için ve yalnızca insan aklıyla tasarlamaya devam edemeyiz. İçinde yaşadığımız ekolojik sistemlerin bilgisini tasarım sürecinin asli bileşenlerinden biri haline getirmek zorundayız.
Belki de McHarg’dan Dangermond’a, geotasarımdan EPD-Net’e ve oradan Nature-Based Intelligence’a uzanan düşünsel hattın ortak sorusu sonunda aynı yere çıkıyor:
Doğayı ne kadar iyi kontrol edebildiğimiz değil, onu ne kadar iyi anlayabildiğimiz.
Ve belki bundan sonra sorulması gereken daha zor soru şu:
Bu anlayışı, geleceği tasarlama biçimimizi değiştirecek kadar ciddiye almaya hazır mıyız?