Geçen haftaki yazımda Gezegenin Anayasasını yazacağımı söylemiştim. Bu Anayasa’nın önsözü olacak kısmı paylaşmıştım. Bugün bu Anayasa’nın Giriş kısmıyla devam edeceğim.

Okumadığınız Bir Metne Tabi Yaşıyorsunuz

Kimse imzalamadı. Kimse oy vermedi. Kimse “kabul ediyorum” kutucuğunu işaretlemedi. Ama yürürlükte. Bizim hukuk kitaplarında yok. Resmî Gazete’de yayımlanmadı. Anayasa Mahkemesi’ne götürülemez. Yine de her sabah onunla uyanıyoruz. Her akşam onunla yatağa giriyoruz. Ve farkında olmadan, her gün biraz daha ihlal ediyoruz.

Buna “doğa yasaları” demek meseleyi fazla masumlaştırıyor. Sanki romantik bir arka plan varmış gibi. Ağaçlar, kuşlar, rüzgâr… Oysa ortada şiir yok. Ortada işleyen bir düzen var. Bu düzen ne iyi niyetli, ne kötü niyetli, ne de bize özel.

Bu, insanı merkeze almayan bir düzen. Sorun da tam burada başlıyor. İnsan, tarihin belli bir noktasında kendini merkeze yazdı. Sadece dünyayı değil, kendi aklını da merkeze koydu. Evreni “arka plan” sandı. Kendini “ana karakter”. Bu anlatı çok tuttu.

Medeniyet dediğimiz şeyin tamamı bu hikâye üzerine kuruldu. Ama hikâye doğru değildi. Biz bu metni okumadık. Çünkü bize okutulmadı. Okullarda anlatılmadı. Üniversitelerde başlığı yoktu. Planlama raporlarında dipnot bile olmadı. Çünkü bu metin, bizim yazmayı sevdiğimiz türden bir metin değil. Bu metin vaatte bulunmuyor. Hedef koymuyor. Büyüme oranı söylemiyor. Bu metin sadece sınır çiziyor. Ve insan, sınır sevmiyor. Bugün adına “kriz” dediğimiz şeylerin büyük bölümü, aslında bu metnin dipnotları. İklim krizi. Su krizi. Gıda krizi. Enerji krizi. Dikkat edersen hepsi aynı kelimeyle bitiyor.

“Kriz”.

Çünkü biz her şeyi kriz olarak görüyoruz. Anlık. Geçici. Yönetilebilir. Kriz varsa, çözüm vardır sanıyoruz. Toplantı yaparız. Plan hazırlarız. Bir fon kurarız. Sonra geçer diye düşünüyoruz. Oysa bazı şeyler kriz değildir. Bazı şeyler hesaplaşmadır. Ve hesaplaşmalar, kriz gibi yönetilmez. Bir deprem oluyor. Biz önce şaşırıyoruz. Sonra üzülüyoruz. Sonra kızıyoruz. Kime? Doğaya. Sanki doğa bir failmiş gibi. Sanki bize kastı varmış gibi.

“Doğa bize bunu yaptı” diyoruz. Yanlış.

Doğa bir şey yapmıyor. Doğa, yapılanlara cevap veriyor. Bu ayrımı kaçırdığımız sürece, hiçbir şey anlamayacağız.

Bu kitap, “doğa bilimi” kitabı değil. Bu kitap, “çevrecilik” kitabı da değil.

Bu kitap, insanın kendini konumlandırma hatası üzerine yazıldı. İnsan, kendini yanlış yere koydu. Sonra o yanlış yerden dünyayı tasarlamaya kalktı. Şehirleri böyle kurdu. Ekonomileri böyle kurguladı. Teknolojiyi böyle yönlendirdi. Ve adına ilerleme dedi.

İlerleme…

Bu kelimeyi ne kadar kolay kullanıyoruz. Daha büyük. Daha hızlı. Daha fazla. Peki daha uyumlu mu? Bu soru pek sorulmuyor. Çünkü uyum, ölçülmesi zor bir şey. Grafiği yok. Sunumda iyi durmuyor. Ama sistemler uyumla ayakta kalır. Hızla değil. Bu metnin yazarı olarak şunu net söyleyeyim: Ben evrenin “bilinçli” olduğunu iddia etmiyorum.

Ben evrenin “zeka” ile çalıştığını da söylemiyorum. Bunlar insan benzetmeleri. Ve her benzetme, gerçeği biraz bozar. Ama şunu söylüyorum: Evren rastgele değil. İlişkisiz değil. Tepkisiz hiç değil. Bir şey yaptığında, bir yerden geri dönüyor.

Bu bir ahlak meselesi değil. Bu bir mekanik. İnsan bu mekaniği romantize etti. Sonra da yanlış anladı. “Doğa ana” dedi. “Bizi korur” sandı. Oysa doğa korumaz. Doğa kayırmaz. Doğa affetmez. Doğa uygular. Aynı kuralı. Herkese.

Bu kitabı yazarken, okuru korkutmaya çalışmıyorum. Ama rahatlatmaya da niyetimi yok. Çünkü rahatlık, bugün en pahalı lüksümüz. Ve en tehlikelisi. Şunu kabul edelim: Biz bu gezegende misafir değiliz. Ama ev sahibi de değiliz. Biz bir bileşeniz. Ve bir bileşen, kendisini taşıyan sistemi görmezden gelerek var olamaz. Bu kadar basit. Bu kadar sert.

Bu kitap sana şunu söylemeyecek: “Şunu yaparsak kurtuluruz.” “Bunu değiştirirsek her şey düzelir.” Hayır. Bu kitap şunu soracak: “Biz nerede yanlış konumlandık? ”Ve bu soru, cevaptan çok daha rahatsız edicidir.

………………

İnsanın kendini merkeze koyması bir anda olmadı. Bir sabah uyanıp “Ben her şeyin merkezindeyim” demedi kimse. Bu iddia yavaşça, neredeyse fark edilmeden yerleşti. Önce doğayı anlamaya çalıştık. Sonra ölçmeye başladık. Ölçtükçe hâkim olduğumuzu sandık. Hâkim olduğumuzu sandıkça, sınırları unuttuk. Bilgi, burada bir dönüm noktasıdır. Ama genelde yanlış anlaşılan bir dönüm noktası.

Bilgi arttıkça, insanın tevazu kazanması beklenirdi. Olmadı. Bilgi arttıkça, insanın özgüveni şişti. Çünkü bilgiyi, kendini konumlandırmak için değil, kendini ayrıcalıklı kılmak için kullandı. Modern insanın temel varsayımı şudur: “Anlıyorsam, kontrol edebilirim. ”Bu varsayım, teknik olarak yanlıştır. Ama çok ikna edicidir. Çünkü kontrol hissi verir. Ve insan, belirsizlikten çok kontrolden vazgeçmekte zorlanır.

Oysa anlamak ile kontrol etmek arasında, sanıldığından çok daha kalın bir duvar vardır. Bir sistemi anlamak, o sistemin parçası olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Kontrol etmek ise, sistemin dışında durduğunu varsayar.

İnsan ikinci yolu seçti.

Bu tercih, medeniyet fikrini baştan sakatladı. Şehir dediğimiz şey, bir uyum mekânı olarak değil, bir üstünlük gösterisi olarak kuruldu. Yüksek binalar… Geniş yollar… Kesintisiz ışıklar…Hepsi şunu fısıldıyordu: “Biz buradayız. Ve buraya hükmediyoruz. ”Bu dil, doğaya karşı değil yalnızca. İnsanın kendisine karşı da kuruldu.

Çünkü insan, kendi kırılganlığını inkâr ederek güçlü olamaz. Bugün “afet yönetimi” dediğimiz alanın, bu kadar büyük bir sektör hâline gelmesi tesadüf değil. Bu, yanlış kurulan bir ilişkinin sürekli tamir edilme çabasıdır. Yanlış bir yere bina yaparsın. Sonra güçlendirirsin. Yanlış bir dere yatağını kapatırsın. Sonra taşkın duvarı örersin. Yanlış bir hızla büyürsün. Sonra kriz masası kurarsın.

Hiçbirinde temel soru sorulmaz: “Bu ilişki baştan yanlış mı kuruldu? "Çünkü o soru sorulursa, sadece teknik değil, zihinsel bir muhasebe gerekir. Ve bu muhasebe, en zor olanıdır.

İnsan, kendi düşünme biçimini doğal kabul eder. Bu yüzden onu sorgulamaz. Oysa bugün yaşadığımız çevresel, toplumsal ve yapısal sorunların önemli bir kısmı, yanlış düşünmenin tutarlı sonuçlarıdır. Burada “yanlış” kelimesini ahlaki anlamda kullanmıyorum. Bu bir suçlama değil. Bu, bir uyumsuzluk tespiti. Bir sistemle uyumsuz düşünürsen, o sistem seni düzeltir. Bu düzeltme bazen yavaş olur. Bazen sert. Ama mutlaka olur.

İnsanın en büyük yanılgılarından biri de şudur: Doğayı durağan sanmak. Sanki oradaymış. Bekliyormuş. Biz ne yaparsak yapalım, yerinde kalacakmış gibi. Hayır. Doğa durağan değildir. Sürekli tepki hâlindedir. Ama bu tepkiler, insan zamanına göre ayarlanmaz. Biz yıllarla düşünürüz. O, döngülerle.

Biz seçim takvimleriyle yaşarız. O, jeolojik zamanla. Bu zaman farkını anlamadığımız sürece, her tepki bize “ani” gelir. Oysa ani değildir. Sadece geç fark edilmiştir.

İnsan merkezli düşünce, bir başka sorunu daha beraberinde getirdi: sorumluluğun da merkezileşmesi. Her şeyi insan yaptıysa, her şeyi insan çözer sanıyoruz. Bu da bizi garip bir yere sürüklüyor.

Bir yandan kendimizi her şeyin nedeni ilan ediyoruz. Öte yandan her şeyin çözümünü de kendimizden bekliyoruz. Bu iki iddia da sorunlu. Çünkü sistemler, tek bir aktörle işlemez. İnsan etkilidir, evet. Ama tek başına belirleyici değildir. Bu gerçeği kabul etmek, insanı küçültmez. Aksine, yerine oturtur.

Bu kitabın temel rahatsızlığı burada yoğunlaşır. Bizim sorunumuz bilgi eksikliği değil. Bizim sorunumuz veri yetersizliği de değil. Bizim sorunumuz, kendimizi yanlış yere koyarak düşünmemiz. Bu yüzden en gelişmiş teknolojilerle bile, en ilkel hataları tekrar edebiliyoruz. Çünkü araçlar değişiyor, ama zihinsel çerçeve sabit kalıyor.

Buraya kadar anlatılanlar, bir hazırlıktı. Henüz “evren” demedik. Henüz “sistem” demedik. Henüz “döngü” demedik. Bilerek.

Çünkü bu kavramlara gelmeden önce, insanın kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor.

…………….

İnsan, basit olanla her zaman sorun yaşadı. Bu yeni bir şey değil. Basit olan, açıklayıcı olduğu hâlde rahatsız eder. Çünkü basitlik, insanın kendisine biçtiği rolü küçültür. Eğer düzen basitse, eğer ilişkiler açıksa, eğer neden–sonuç bu kadar nettirse…O zaman insan neyin kahramanı olacak? İşte bu yüzden karmaşıklık kutsandı. İşte bu yüzden girift açıklamalar daha “zekice” sayıldı. İşte bu yüzden sade olan hep biraz eksikmiş gibi görüldü.

Oysa sistemler, çoğu zaman basit ilkelerle işler. Karmaşık görünen şey, o ilkelerin üst üste binmesidir. İlkelerin kendisi değil. Bu ayrımı kaçırdığımız anda, yanlış yerde aramaya başlarız. İnsan düşüncesi, anlamla değer arasında fark gözetmez.

Zor olanı, değerli sanma eğilimimiz buradan gelir. Basit bir açıklama, “fazla kolay” bulunduğu için reddedilir. Sonra daha karmaşık bir anlatı aranır. O anlatı bulunur. Ve rahatlanır. Çünkü artık “zor” bir şeyle uğraşıyoruzdur. Bu da kendimizi daha zeki hissettirir. Ama hissetmek, anlamak değildir.

Bu kitapta sık sık şuna rastlayacaksın: Bir cümle bitecek. Ve sanki devamı gelmesi gerekiyormuş gibi hissedeceksin. Ama gelmeyecek. Çünkü her boşluk doldurulmak zorunda değildir. Bazı boşluklar, düşünmen için oradadır.

İnsan yazımı dediğimiz şey de tam olarak buradan geçer. Her şeyi söylemez. Her şeyi bağlamaz. Bazı yerleri bilinçli olarak açık bırakır. Bu, bir eksiklik değil. Bu, bir davet.

Buraya kadar “evren” kelimesini çok kullanmadık. Bilinçli bir tercih. Çünkü çoğu insan için evren, zaten erişilmez bir kavram. Uzak. Soyut. Günlük hayattan kopuk.

Oysa bu kitapta sözünü ettiğimiz düzen, teleskopla bakılan bir şey değil. Yürüdüğün kaldırımda. İçtiğin suda. Yaşadığın şehirde. Ve en çok da, aldığın kararlarda. Evren dediğimiz şey, sadece yukarıda değil. Aşağıda da. İçeride de.

Bu noktada küçük ama kritik bir ayrım yapalım. Bu kitap “her şey birdir” gibi rahatlatıcı bir bütünlük anlatısı sunmuyor. Bu kitap, insanı evrenle barıştırmaya çalışmıyor. Bu kitap, insanın yerini hatırlatıyor. Yerini bilmek, küçük düşürücü değildir. Aksine, gerçek güç buradan gelir. Yerini bilmeyen bir aktör, eninde sonunda sistemi zorlar. Ve sistem, zorlandığını mutlaka belli eder.

Bugün “sürpriz” dediğimiz birçok olay, aslında sürpriz değildir. Sadece biz, o olayın hazırlık sürecini görmezden gelmişizdir. Toprak yorulmuştur. Ama biz dinlememişizdir. Su yön değiştirmiştir. Ama biz ısrar etmişizdir. Zemin uyarı vermiştir. Ama biz kat çıkmışızdır. Sonra sonuç gelmiştir. Ve biz buna “beklenmedik” demişizdir.

Bu giriş bölümünün amacı şuydu:

Seni bilgilendirmek değil.

Seni ikna etmek hiç değil.

Seni,

kendi düşünme biçiminle baş başa bırakmak. Eğer bu noktada hâlâ şunu düşünüyorsan:

“Bunlar biraz karamsar,” “Bunlar biraz soyut,” “Bunlar çok genel,”

iyi.

Demek ki metin çalışıyor. Çünkü bu kitap,

ilk anda kabul görmek için yazılmadı.

Buradan sonra artık geri dönüş yok. Birinci bölümde şunu yapacağız:

“Evren karmaşık değil” iddiasını, romantik ya da mistik bir yere kaymadan,

ama teknik detaya da girmeden açacağız.

Gürültü ile düzen arasındaki farkı,

insanın neden gürültüyü tercih ettiğini,

ve neden bu tercihin bedelini ödediğini konuşacağız.

Aynı kelimelerle değil.

Aynı cümlelerle hiç değil.

………………….

Giriş bitti.

Şimdi asıl mesele başlıyor. Hazırsan, Bölüm I’e geçiyorum.

evet