Gezegenin Anayasası - Bölüm I (1/2)
İnsan, karmaşıklığı sever. Ama sevdiği şey, karmaşıklığın kendisi değil. Karmaşıklığın sağladığı mazerettir. Karmaşık dediğin anda, anlamaman mazur görünür. Gecikmen tolere edilir. Hataların “doğal” sayılır. Bu yüzden karmaşıklık, çoğu zaman bir açıklama değil, bir sığınaktır. Evrene baktığımızda gördüğümüz şeyin karmaşık olduğunu söylüyoruz. Galaksiler, parçacıklar, alanlar, kuvvetler…
İsimler çoğaldıkça, anladığımızı sanıyoruz. Oysa isimlendirmek, anlamak değildir. Bu ayrımı net koymak zorundayız. Evren dediğimiz şey, çok sayıda bileşenden oluşur, evet. Ama bu, onun karmaşık olduğu anlamına gelmez. Bir şeyin çok parçalı olmasıyla, düzensiz olması aynı şey değildir. Bir orman düşün. Binlerce tür. Milyonlarca canlı. Sürekli hareket.
Ama orman karmaşık değil. İlişkiseldir. Toprak, suyla konuşur. Bitki, ışıkla. Hayvan, ritimle. Bu ilişkiler, bizim tek tek baktığımızda gördüğümüzden daha nettir. Sorun ormanda değil. Sorun bakışımızda. İnsan zihni, tekil neden–tekil sonuç arar. Bu, hayatta kalma refleksinin bir uzantısıdır. Bir ses duyarsın. Bir neden beklersin. Bir tehdit varsayarsın. Ama evren, tekil çalışmaz. Çoklu etkileşimlerle ilerler. Gecikmeli tepkilerle. Dolaylı sonuçlarla.
İnsan bu tür ilişkilerle baş etmekte zorlanır. Bu yüzden onları “karmaşık” diye etiketler. Etiket rahatlatır. Çünkü artık uğraşmak zorunda değilsindir. Bugün “bilimsel karmaşıklık” dediğimiz şeyin önemli bir kısmı, aslında ölçek farkından ibarettir. Bizim zamanımız kısa. Bizim mekânımız dar. Evrenin zamanı uzun. Mekânı geniş. Bu farkı kabul etmek yerine, biz evreni karmaşık ilan ederiz. Bu da bir tür zihinsel savunmadır. Bak, burada ince bir çizgi var. Bu kitap, bilimi küçümsemiyor.
Aksine, bilimin nasıl yanlış anlaşıldığını işaret ediyor. Bilim, evreni karmaşık göstermek için değil, ilişkileri görünür kılmak için vardır. Ama popüler anlatı, bilimi bir gizem makinesine çevirdi. Ne kadar anlaşılmazsa, o kadar “derin” sanıldı. Bu, bilimin suçu değil. Bu, anlatının suçu.
İnsan, düzen gördüğü yerde huzursuz olur. Çünkü düzen, kendisine ihtiyaç duymayan bir yapı demektir. Eğer her şey zaten bir ilişki içinde işliyorsa, insanın rolü nedir? Bu soru rahatsız eder. Bu yüzden insan, kendi gürültüsünü üretir. Veriyle. Hızla. Sürekli müdahaleyle. Bu gürültü, düzeni görünmez kılar. Sonra da dönüp deriz ki: “Her şey çok karmaşık.” Şehirler bunun en iyi örneğidir. Bir şehrin altyapısına bak. Su, enerji, atık, ulaşım…
Bunlar ayrı ayrı ele alındığında karmaşık görünür. Ama hepsi aynı şeye bağlıdır: akışa. Akış bozulduğunda, sorun çıkar. Ama biz ne yapıyoruz? Akışı izlemek yerine, parçaları yamamaya çalışıyoruz. Sonra sistem kilitleniyor. Ve biz buna “öngörülemeyen karmaşıklık” diyoruz. Hayır. Bu, görmezden gelinen ilişkilerin sonucudur.
Evrenin işleyişiyle ilgili en büyük yanılgılardan biri şudur: Sanki her şey aynı anda oluyormuş gibi düşünürüz. Oysa çoğu etki, uzun süre görünmez kalır. Bir karar alırsın. Sonucu hemen gelmez. Bir müdahalede bulunursun. Etkisi yayılır. Bu gecikme, insanı yanıltır. “Bir şey olmadı” dersin. Oysa olmuştur. Sadece henüz senin zaman ölçeğinde görünür değildir.
İnsan, kendi zamanına takılı kaldığı için, sistemin sabrını hafife alır. Ama sistem sabırlı değildir. Sistem süreklidir. Bu fark hayati. Burada şunu özellikle vurgulayayım: Evrenin basitliği, ilkel olduğu anlamına gelmez. Basitlik, az sayıda ilkeyle çok sayıda durum üretme kapasitesidir. Bu üst düzey bir düzenin göstergesidir. Ama insan, bu tür düzenleri küçümser. Çünkü kendi karmaşıklığına benzetemez.
Bu noktada bir duralım. Eğer şu ana kadar okudukların sana hâlâ “fazla genel” geliyorsa, iyi. Çünkü henüz evrene bakmadık. Henüz insanın kendi ürettiği gürültünün içine girmedik.
…………………..
Gürültü, yüksek ses değildir. Bu ayrımı baştan yapmak gerekir. Çünkü gürültüyü hep işitsel bir şey sanıyoruz. Oysa gürültü, anlamı bastıran her şeydir. Bir ortamda çok ses olabilir. Ama gürültü olmayabilir. Bir ortamda tek bir ses vardır. Ama o ses, her şeyi bastırıyorsa, işte orada gürültü vardır. İnsan düşüncesinde gürültü, tam olarak böyle çalışır.
İnsan, boşlukla iyi geçinemez. Bir boşluk gördüğünde, onu doldurmak ister. Veriyle. Yorumla. Tahminle. Ama çoğu sistem, boşluklarla çalışır. Ara mesafelerle. Gecikmelerle. Sessizliklerle. İnsan bu sessizlikleri tehdit olarak algılar. Çünkü kontrol edemez. Bu yüzden sessizliğin üstüne konuşur. Ve buna düşünmek der.
Modern dünyada gürültü, bir yan ürün değil. Bir üretim biçimi. Sürekli bilgi akışı. Sürekli bildirim. Sürekli güncelleme. Bunların hiçbiri tek başına sorun değil. Sorun, bunların hiç durmaması. Durmayan bir akış, anlam üretmez. Sadece dikkat tüketir.
Dikkat, sınırlı bir kaynaktır. Ama biz onu sınırsız sanıyoruz. Her şeye aynı anda bakabileceğimizi, her şeyi aynı anda anlayabileceğimizi düşünüyoruz. Bu mümkün değil. Sonra ne oluyor? Bakıyoruz ama görmüyoruz. Okuyoruz ama kavramıyoruz. Ölçüyoruz ama ilişki kurmuyoruz. Gürültü burada devreye giriyor. Bir sistemin işleyişini anlamak için, önce hangi sinyallerin önemli olduğunu ayırt etmek gerekir.
Ama insan, önemli–önemsiz ayrımını çoğu zaman hızla yapar. Hız, en kötü danışmandır. Çünkü hız, kısa vadeli görünene öncelik verir. Uzun vadeli olanı, “sonra bakarız” diye kenara iter. Ama sistemler, uzun vadede konuşur. İnsan ise kısa vadede bağırır.
Bugün “veri çağında yaşıyoruz” deniyor. Doğru. Ama bu çağ, aynı zamanda bağlam kaybı çağı. Veri var. Ama bağlam yok. Parça var. Ama bütün görünmüyor. İlişki var. Ama zaman çizgisi kopuk. Bu da gürültünün en sofistike hâli. Çünkü burada gürültü, bilgisizlikten değil, fazlalıktan doğuyor.
Bir örnek verelim. Bir şehirde yağmur suyu altyapısını düşün. Sensörler var. Haritalar var. Modeller var. Ama karar, yine hızla alınıyor. Çünkü takvim baskısı var. Bütçe baskısı var. Siyasi baskı var. Bu baskılar, teknik bilgiyi bastırıyor. Sonra yağmur yağıyor. Sistem zorlanıyor. Ve biz şaşırıyoruz. Oysa burada sürpriz yok.
Burada, gürültünün sinyali bastırması var. İnsan gürültüyü sadece dışarıda üretmez. Kendi içinde de üretir. Varsayımlarla. Önyargılarla. Alışkanlıklarla. Bir fikre alıştığında, o fikir sessizleşir. Artık sorgulanmaz. Bu sessizlik, sağlıklı bir sessizlik değildir. Bu, düşüncenin donmasıdır. Ve donmuş düşünce, en tehlikeli gürültü biçimidir. Çünkü fark edilmez.
Evren, gürültüyle konuşmaz. Evren, bağırmaz. İlişkiler üzerinden işaret verir. Zamanla konuşur. Ama biz, gürültüye o kadar alışığız ki, sessiz olanı duyamıyoruz. Sonra “neden önceden görmedik?” diye soruyoruz. Çünkü bakmadık. Çünkü dinlemedik. Çünkü dinlemek, yavaşlamayı gerektirir. Burada kritik bir noktaya geliyoruz. Gürültü, sadece bir yan etki değil. Bir tercihtir. Bilinçli ya da bilinçsiz. Hız tercihidir. Kontrol tercihidir. Belirsizlikten kaçma tercihidir. Ama her tercih, bir bedel üretir. Gürültünün bedeli, ilişkileri kaybetmektir.
Bu bölümün bu parçasını burada kesiyorum. Bir sonraki parçada (Bölüm I – 2/2), şuna gireceğiz: Gürültü ile karmaşıklık arasındaki fark… Neden karmaşıklığı yücelttiğimiz… Ve bu yüceltmenin sistemleri nasıl kırılganlaştırdığı…