Bir ülke hakkında ilk kanaatimiz çoğu zaman bir diplomatik nota, strateji belgesi ya da akademik makaleyle oluşmaz.

Bazen bir film sahnesi, bir dizi karakteri, bir çizgi film kahramanı veya yıllarca dinlediğimiz bir müzik bu kanaatin önüne geçer. Şehirleri görmeden sokaklarını tanıdığımızı, toplumlarla karşılaşmadan değerlerini bildiğimizi sanırız. Ekran, uzak olanı yakına getirirken yalnızca bilgi taşımaz. Dünyayı anlaşılır kılan hikâyeler, kahramanlar, tehditler ve aidiyetler de üretir.

Uluslararası ilişkiler uzun süre devletleri, savaşları, ittifakları ve antlaşmaları merkeze aldı. Oysa dünya siyaseti yalnızca devlet başkanlarının masalarında kurulmaz. Gündelik hayatın imgeleri de dış politikaya ilişkin ortak duyguyu biçimlendirir. Bir ülke ekranda sürekli yenilik, güven ve zarafetle yan yana geliyorsa o ülkeye yönelik kültürel yakınlık artabilir. Aynı toplum yalnızca çatışma, yoksulluk veya fanatizmle temsil edildiğinde ise milyonlarca insanın zihninde sessiz bir mesafe oluşabilir. Bu nedenle popüler kültür siyasetin süsü değil, siyasal anlamın üretildiği alanlardan biridir.

Yumuşak Güçten Kültürel Çekime

Joseph Nye’ın geliştirdiği yumuşak güç kavramı, bir aktörün başkalarını zorlamadan veya satın almadan, çekicilik yoluyla etkileyebilmesini anlatır. Kültür, siyasal değerler ve dış politikanın meşru görülmesi bu etkinin başlıca kaynaklarıdır. Ancak her popüler yapımı doğrudan yumuşak güç saymak doğru değildir. Gişe başarısı devlet politikasına destek anlamına gelmez. Kültürel görünürlük de kendiliğinden siyasal nüfuza dönüşmez. Bir ülkenin dizisini sevmek, o ülkenin bütün dış politika tercihlerine onay vermek değildir.

Yine de kültürel ürünler tanışıklık yaratır. Japon animeleri ve Pokémon gibi küresel markalar Japonya’yı teknoloji, yaratıcılık ve gündelik estetikle ilişkilendiren geniş bir hayal alanı kurmuştur. Güney Kore dizileri yalnızca hikâye ihraç etmemiş, dil öğreniminden mutfağa ve turizme uzanan bir merak üretmiştir. Türk dizilerinin farklı coğrafyalardaki dolaşımı da İstanbul’u, aile ilişkilerini, tarihsel mekânları ve modern Türkiye’ye ait çeşitli hayat tarzlarını görünür kılmıştır. Burada asıl etki tek bir mesajın kabul edilmesi değil, daha önce uzak görülen bir topluma ilişkin duygusal bir yakınlığın kurulmasıdır.

Popüler Jeopolitiğin Haritası

Popüler jeopolitik yaklaşımı, filmlerin ve dizilerin dünyayı hangi mekânsal ayrımlar içinde anlattığına bakar. Neresi düzenin merkezi, neresi tehlikenin kaynağıdır? Kim hareket edebilir, kim sınırda durdurulur? Kimin şiddeti savunma, kimin şiddeti tehdit olarak adlandırılır? Bu sorular bir yapımı mahkûm etmek için değil, onun kurduğu siyasal haritayı anlamak için sorulur.

Top Gun, askerî teknolojiyi hız, yetenek ve bireysel kahramanlıkla birleştiren güçlü bir görsel dil kurar. James Bond filmleri, Britanya’nın imparatorluk sonrasındaki küresel etkinlik arzusunu zarafet, istihbarat ve kişisel hareket kabiliyeti üzerinden yeniden üretir. Rambo, Vietnam Savaşı’nın Amerikan hafızasındaki travmasını tek bir bedenin gücü ve mağduriyeti üzerinden anlatır. Captain America ise Amerikan kimliğini temsil ederken kimi hikâyelerinde bu kimliğin devlet gücüyle ilişkisini eleştiriye de açar. Bu örnekler tek yönlü propaganda kalıplarına indirgenemez. Aynı yapım, ulusal gurur kadar kuşku ve eleştiri de üretebilir.

Çizgi filmler de masum bir boşlukta dolaşmaz. Aladdin’in hayalî Doğu tasviri, Batı popüler kültüründeki egzotikleştirme kalıplarıyla birlikte okunabilir. Mulan, Çin’e ilişkin küresel imgeler, kadın kahramanlık anlatısı ve ticari uyarlama arasındaki gerilimi gösterir. Fakat çözüm, çocukluk anlatılarını suçlu ilan etmek değildir. Önemli olan, hangi kültürün kendisini anlatabildiğini ve hangisinin başkalarının kamerasından görünür olduğunu fark etmektir.

Dil Oyunları ve Görünmeyen Çerçeve

Wittgenstein, özellikle Felsefi Soruşturmalar adlı eserinde, sözcüklerin anlamının yalnızca sözlükteki karşılıklarıyla değil, kullanıldıkları toplumsal bağlam ve hayat biçimi içinde oluştuğunu savunur. Kahraman, terörist, vatansever, hain, düzen veya kaos gibi kelimeler de siyasal dil oyunlarının içinde anlam kazanır. Bir karakter için kullanılan sıfat, onun eylemini daha olay gerçekleşmeden ahlaki bir çerçeveye yerleştirebilir. Böylece izleyici yalnızca bir olay örgüsünü izlemez. Olayı hangi kavramlarla değerlendireceğini de öğrenir.

Derrida’nın yapı söküm yaklaşımı burada başka bir kapı açar. Yapı söküm, metni parçalamak ya da her anlatının arkasında gizli bir komplo aramak değildir. Metni ayakta tutan ikili karşıtlıkları, hiyerarşileri ve sessizlikleri görünür kılmaya çalışır. Medenî ve barbar, merkez ve çevre, biz ve onlar gibi ayrımların hangi tarafa üstünlük verdiğini sorar. Ardından anlatının kendi içinde bu ayrımları nerede bozduğunu araştırır. Güçlü bir film analizi, yönetmenin zihnini okumaya çalışmak yerine metnin neyi mümkün, doğal ve tartışılmaz gösterdiğine bakar.

Türkiye’de Ekranın Siyasi Sözlüğü

Türkiye’de diziler uzun süredir yalnızca eğlence değil, siyasal hafızanın ve gündelik kavramların dolaşım alanıdır. Kurtlar Vadisi bu bakımdan dikkate değer bir örnektir. Dizi, devlet, derin yapı, sadakat, dış güç ve millî çıkar gibi kavramları geniş bir izleyici kitlesinin gündelik sözlüğüne taşıdı. Bu tespit, dizide anlatılanları gerçek dünyanın birebir açıklaması saymak anlamına gelmez. Tam tersine kurmaca ile olguyu ayırmak, analizin ilk şartıdır. Bir yapımın etkisini konuşurken izleyicinin her mesajı aynı biçimde kabul ettiğini varsaymak da hatalıdır. İnsanlar aynı sahneyi yaşlarına, siyasal deneyimlerine ve toplumsal konumlarına göre farklı okuyabilir.

Benzer dikkat Türk dizilerinin dışarıdaki etkisi değerlendirilirken de gerekir. İzlenme oranı, kültürel çekimin bir işareti olabilir. Fakat bunun turizm, ülke imajı veya diplomatik nüfuz üzerindeki etkisini göstermek için izleyici araştırmasına, karşılaştırmalı veriye ve zaman içindeki değişime bakılmalıdır. Yumuşak güç ölçümü, birkaç olumlu yorumdan büyük sonuçlar çıkarma sanatı değildir. Görünürlük, beğeni, davranış değişikliği ve dış politika etkisi birbirinden ayrılmalıdır.

Bir Yapımı Analiz Ederken

Sağlam bir uluslararası ilişkiler okuması dört düzeyi birlikte düşünmelidir. İlk düzey temsil biçimidir. Kim konuşuyor, kim susuyor, hangi mekânlar güvenli ya da tehlikeli gösteriliyor? İkinci düzey üretim koşullarıdır. Yapım hangi ekonomik, teknolojik ve kurumsal ortamda ortaya çıktı? Üçüncü düzey alımlamadır. Farklı toplumlar aynı hikâyeyi nasıl yorumladı? Dördüncü düzey ise etkidir. İzlenme ile tutum değişikliği arasında gerçekten kanıtlanabilir bir bağ var mı?

Bu ayrımlar yapılmadığında analiz kolayca niyet okumaya dönüşür. Bir yönetmenin ülkesini olumlu göstermesi, her zaman devlet tarafından hazırlanmış bir proje olduğu anlamına gelmez. Bir dizide yabancı bir aktörün kötü temsil edilmesi de bütün bir topluma yönelik düşmanlığın kanıtı sayılamaz. Akademik yaklaşım ihtiyatlı fiiller kullanır. Yapım bir algıyı üretmek zorunda değildir, onu destekleyebilir. İzleyiciyi tek yönde dönüştürmek zorunda değildir, belirli bir yorumu kolaylaştırabilir. Böyle bir dil, eleştiriyi zayıflatmaz. Aksine kanıt ile kanaat arasındaki sınırı koruduğu için daha güvenilir kılar.

Bugün dijital platformlar bu tartışmayı daha karmaşık hâle getiriyor. İçerikler ulusal sınırları aşarken öneri algoritmaları hangi hikâyenin kimin karşısına çıkacağını belirliyor. Böylece kültürel güç yalnızca içerik üretebilme kapasitesine değil, içeriği görünür kılan dağıtım altyapısına da bağlanıyor. Geleceğin yumuşak gücü belki de sadece iyi hikâye anlatmakla değil, o hikâyeyi küresel ekranlarda bulunabilir kılmakla ölçülecek.

Ekranın Ardında Kalan Soru

Filmler dış politika kararı almaz, diziler antlaşma imzalamaz, çizgi filmler sınır çizmez. Fakat bütün bunların nasıl anlaşılacağını etkileyen duygusal ve kavramsal zemini besleyebilirler. Bu nedenle ekranı ne bütünüyle masum ne de her şeye kadir görmek gerekir. Eleştirel okuma, zevk aldığımız hikâyeden vazgeçmek değil, o hikâyenin bize hangi dünyayı olağan gösterdiğini fark etmektir.

Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar’da bir resmin bizi tutsak edebileceğini söyler. Bugünün dünyasında bu resim yalnızca zihnimizde değil, her gün baktığımız ekranlarda kuruluyor. Film biter, dizi final yapar, çizgi film kuşağı sona erer. Fakat kahraman, düşman, düzen ve tehdit için öğrendiğimiz imgeler zihnimizde yaşamaya devam eder. Belki de ekranların en büyük ironisi burada saklıdır. Bize ne düşüneceğimizi açıkça söylemezler. Yalnızca dünyaya hangi çerçeveden bakacağımızı öylesine tanıdık hâle getirirler ki çerçevenin kendisini görmeyi unuturuz.

Yararlanılan Başlıca Kaynaklar

— Nye, Joseph S., Soft Power: The Means to Success in World Politics, PublicAffairs, 2004.

— Weldes, Jutta, ‘Going Cultural: Star Trek, State Action, and Popular Culture’, Millennium: Journal of International Studies, Cilt 28, Sayı 1, 1999, ss. 117–134.

— Shapiro, Michael J., Cinematic Geopolitics, Routledge, 2009.

— Dittmer, Jason, ‘Captain America’s Empire: Reflections on Identity, Popular Culture, and Post-9/11 Geopolitics’, Annals of the Association of American Geographers, Cilt 95, Sayı 3, 2005, ss. 626–643.

— Dodds, Klaus, ‘Popular Geopolitics and Audience Dispositions: James Bond and the Internet Movie Database’, Transactions of the Institute of British Geographers, Cilt 31, Sayı 2, 2006, ss. 116–130.

— Wittgenstein, Ludwig, Felsefi Soruşturmalar, çev. Haluk Barışcan, Metis Yayınları, 2007.

— Derrida, Jacques, Of Grammatology, çev. Gayatri Chakravorty Spivak, Johns Hopkins University Press, 1976.

— Iwabuchi, Koichi, Recentering Globalization: Popular Culture and Japanese Transnationalism, Duke University Press, 2002.