Üstatla yağmurlu bir günde Kızılcıklı Caddesinde karşılaşmıştık.
Yazı yazdığı gazete aynı cadde üzerinde, beş yüz metre gerideydi.
Muhtemelen o günkü yazısını yazıp Yazı İşlerine verdikten sonra kendini dışarı atmıştı.
Yine muhtemelen, İsmet İnönü Caddesindeki köfteciye, köfte piyaz yemeye gidiyordu.
Severdi üstat köfteyi, köftenin yanında piyazı…
Yani yaşamayı.
***
Ayaküstü konuşmuştuk o gün orada.
Yağmur da hızını artırmıştı.
Zavallı Üstat!
Yağmur damlaları bembeyaz saçlarından süzülüyordu.
Üstadı elimdeki şemsiyenin altına çekip,
“Şemsiye alsaydın yanına, ıslanıyorsun,” demiştim.
“Bilseydim yağacağını… Almaz mıydım hiç?” demişti.
Gülmüştüm.
“Okurların havanın yağmurlu olduğunu söylemedi mi?” demiştim.
Üstadın müthiş bir yazı yazma yöntemi vardı.
“Okurlarım aradı…”
“Okurlarımın verdiği bilgiye göre…” diye başlardı çoğu yazısına.
İşte o gün orada, yağmurun altında üstat bana sırrını açmıştı.
Kulağıma fısıldamıştı:
“Okurum dediğim bizim hanım!”
***
Aslında, Tanrının bildiğini sizden saklamaya lüzum yok, yazacağım yazı bu değildi.
Yazıya başladığımda niyetim tamamen başkaydı.
Bazen işte yazı bambaşka bir yere alıp götürür yazarını.
Üstatla başladık yazıya, Üstatla devam edelim o zaman.
Bir akşam da Üstat, Tozmanlar Kahvehanesi yıkıldıktan sonra müdavimi olduğu lokale davet etmişti beni.
Kuşak atlamıştı Üstat.
Mahalle kahvesinden lokale…
Aslında iyiydi Üstat için mahalle kahvesi.
Ben de yıllar önce Tozmanlarda tanışmıştım Üstatla.
Yazılarından, o günün yazısını yazdıktan sonra oraya gittiğini öğrenmiştim.
Arayıp bulmuştum kahvehaneyi.
Hakikaten de oradaydı Üstat.
Yazılarında söz ettiği Kör Piyangocu, neredeyse hiç duymayan Kulaksız Hamdi, mahalle pazarlarında poşet satan Poşetçi Ziya, bir de kahvehanenin üstündeki apartmanın kapıcısı…
Terlikçi Vasfi yoktu aralarında…
Anastra oynuyorlardı.
Üstat anastranın yenilmez ustasıydı…
Mahalle kahvesinden lokale geçince anastra oyuncuları üstadı terk etmişti.
***
Üstat bir akşam beni lokale davet etmişti mi demiştik?
Gitmiştim.
Üstadın mahalle kahvesindeki arkadaşlarının yerini alan lokal arkadaşlarıyla bir iki saat oturmuştuk.
“Otur, daha var tramvayın saatine” demelerine aldırmadan, son tramvayın saatine on beş yirmi dakika kala kalkmıştım.
“Hanım, geç kalma erken gel mi dedi?” diye arkamdan gülmüşlerdi.
Tramvay hareket ettiğinde bizim Üstatla masasındakilerin göbeklerini hoplatarak tramvayınarkasından koşturduklarını görmüştüm.
Üstat ertesi gün, tramvay vatmanının bilmem kaç dakika, kaç saniye erken hareket ettiğini yazmıştı yazısında.
“Okurlarımdan birinin söylediğine göre…” diye tabii ki.
Neden yazılarında ceviz kabuğunu doldurmayacak şeyleri dahi yazıyordu Üstat?
Aziz Nesin,
“Her gün yazı yazmayana yazar denmez,” dese de her gün yazı yazmak o kadar da kolay değildir.
Kırk yıl her gün yazı yazdı Üstat.
Sonuç?
O çok güvendiği, çok sevdiği okurları gazeteyi arayıp,
“Gazetenizde beyaz saçlı bir adam var, yazdığı yazılardan hiçbir şey anlaşılmıyor!” diyeşikayet etti Üstadı.
(SONHABER GAZETESİNDEN ALINTIDIR)