Bu haftaki bölümde ton belirgin biçimde değişiyor. Ne uyarı var ne teşhis. Burada artık zorunluluk konuşuyor. Gelecek bir vaat değil; düşünme biçimi değişmezse kaçınılmaz bir sonuç olarak ele alınıyor.

Gelecek, yanlış bir yerde aranıyor. Sanki ileride bir noktadaymış gibi. Henüz gelmemiş. Henüz şekillenmemiş. Bu bakış, rahatlatıcıdır. Çünkü sorunu öteler. Oysa gelecek, şimdiki düşünme biçiminin doğrudan sonucudur. Başka bir yerde değildir. Başka bir zamanda hiç değildir.
İnsan, geleceği konuşmayı sever. Senaryolar kurar. Tahminler yapar. Olasılıklar üretir. Ama bu konuşmaların çoğu, aynı zihinsel çerçevenin içinde döner. Aynı varsayımlar. Aynı öncelikler. Aynı merkez. Bu yüzden, gelecek konuşmaları çoğu zaman sadece bugünün uzatılmış hâlidir.
Bir düşünme biçimi, kendi sonuçlarını üretir. Bu sonuçlar, iyi ya da kötü olabilir. Ama sonuçlar değişmeden, düşünme biçimi değişmez. İnsan, çoğu zaman bu ilişkiyi tersinden kurar. Sonuçları düzeltmeye çalışır. Ama düşünme biçimini sabit tutar.
Bu, en verimsiz çabadır. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların hiçbiri sürpriz değil.
İklim.
Kaynak.
Yerleşim.
Kırılganlık.
Hepsi, uzun süredir biliniyor. Ama bilinmek, değişmek anlamına gelmedi. Çünkü bilgi, düşünme biçimini otomatik olarak dönüştürmez. Bu dönüşüm, bilinçli bir kopuş gerektirir. Burada “değişim” kelimesini dikkatle kullanıyorum.
Bu, iyileştirme değildir.
Bu, optimizasyon değildir. Bu, aynı yapının daha iyi çalışması da değildir.
Bu, çerçeve değişimidir. Ve çerçeve değişimi, en zor olandır.
İnsan, kendi düşünme biçimini doğal sanır. Bu yüzden onu sorgulamaz. “Zaten böyle düşünülür.” “Zaten sistem böyle çalışır.” Bu cümleler, en güçlü engellerdir. Çünkü görünmezdirler. Gelecek üzerine yapılan tartışmaların çoğu, teknik çözümlere odaklanır.
Yeni teknolojiler. Yeni düzenlemeler. Yeni araçlar. Bunların hiçbiri önemsiz değil. Ama hepsi, aynı düşünme biçiminin içinden çıkar. Bu yüzden, aynı tür sorunları üretmeye devam ederler. Burada sert bir gerçek var. Düşünme biçimi değişmezse, gelecek de değişmez. Sadece daha pahalı, daha karmaşık, daha kırılgan hâle gelir. Bu bir kehanet değil. Bu, örüntü okuması.
Buraya kadar şunu yaptık: Geleceği, dışsal bir belirsizlik olmaktan çıkarıp içsel bir zorunluluk olarak ele aldık. Şimdi artık, neden mevcut düşünme biçimi artık çalışmıyor; hangi varsayımların sessizce çöktüğü ve bu çöküşün neden inkâr edildiği konularına gireceğim. Aynı eleştirileri tekrarlamadan. Daha derin bir yerden devam ediyorum.
………………………..
Burada artık “neden değişmeliyiz” sorusu yok. O soru geç kaldı. Burada konuşulan şey, neden mevcut düşünme biçiminin fiilen çöktüğü. Ton daha serinkanlı; çünkü bu bir uyarı değil, bir durum tespiti. Çünkü bir düşünme biçimi, çalışmadığını ilan etmez. Sessizce işlev kaybeder. Önce küçük aksaklıklar olur. “İstisna” denir. “Geçici” denir. Sonra aksaklıklar yayılır. Ama dil değişmez. En tehlikeli an burasıdır. Çünkü düşünme biçimi çökmüştür, ama kelimeler hâlâ ayaktadır.
Bugün kullandığımız birçok temel varsayım, fiilen geçerliliğini yitirdi. Ama bunları hâlâ kullanıyoruz. Büyüme sınırsız olabilir. Kaynaklar ikame edilebilir. Teknoloji her sorunu çözer. Zaman kazanılabilir.
Bu varsayımlar, uzun süre işe yaradı. Ama işe yaramış olmaları, doğru oldukları anlamına gelmez. Sadece, henüz sınanmamış olduklarını gösterir. Bir düşünme biçimi, kendi sınırlarına yaklaştığında iki şey yapar. Ya kendini sorgular. Ya da kendini savunur. Mevcut durumda, ikinciyi yapıyoruz. Daha yüksek sesle konuşuyoruz. Daha kesin ifadeler kullanıyoruz. Daha karmaşık anlatılar kuruyoruz. Bu, zayıflığın klasik göstergesidir. Çöken varsayımlar, en çok “sağduyu” kılığına girer.
“Başka türlü olmaz.” “Dünya böyle.” “Gerçekçi olalım.”
Bu cümleler, tartışmayı kapatır. Ama kapattıkları şey, gerçek değil; alternatif düşünme ihtimalidir. Mevcut düşünme biçiminin artık çalışmadığının en net göstergesi şudur: Ürettiği çözümler, ürettikleri sorunlardan daha hızlı eskir. Bir düzenleme yapılır. Kısa süre işe yarar. Sonra başka bir sorun çıkar. Bu zincir, hızlanarak devam eder.
Hız, burada yine devrededir. İnsan, bu işlev kaybını kabul etmek istemez. Çünkü kabul etmek, bir dönemin kapandığını kabul etmektir. Bir zihinsel yatırım boşa gitmiştir. Bu kabul, psikolojik olarak zordur. Bu yüzden inkâr edilir.
İnkâr, her zaman “yanlış” demek değildir. Bazen inkâr, aynı şeyi daha güçlü savunmaktır. “Bu sefer doğru yapacağız.” “Bu sefer daha iyi hesapladık.” “Bu sefer teknoloji yeterli.” Bu cümleler, umuda benzer. Ama umut değildir.
Bu, alışkanlıktır. Mevcut düşünme biçimi, özellikle belirsizlik karşısında çöker. Çünkü belirsizliği yönetilecek bir sorun sanır. Oysa belirsizlik, yok edilecek bir şey değildir. Kabul edilecek bir durumdur. Bu kabul yoksa, her belirsizlik kriz gibi yaşanır. Ve her kriz, daha fazla kontrol talebi üretir. Bu döngüyü daha önce gördük. Burada önemli bir ayrım var. Bir düşünme biçiminin çökmesi, insanın çökmesi değildir.
Ama insan, bu ikisini eşitler. “Eğer bu düşünceyi terk edersek, biz ne olacağız? Bu korku, değişimi kilitler.
………………………….
Buraya kadar şunu netleştirdik:
Mevcut düşünme biçimi, ahlaken değil, işlevsel olarak çöktü.
Bu çöküş, inkâr edildikçe bedeli artıyor.
Bir sonraki bölümde, neden bu çöküş hâlâ “geçici bir kriz” sanılıyor; insan neden eşik düşüncesinden kaçıyor ve neden asıl tehlike felaket değil, normalleşme konularına değineceğim.
Aynı sertlikte değil.
Daha rahatsız edici bir yerden.