Geçtiğimiz hafta Şair Fuzuli Caddesi'nde bir yaya kaldırımında otomobil çarpması sonucu bir kişi öldü.
Bu acı olay, modern şehirciliğin bize dayattığı o büyük trajediyi, yani "güvenlik yanılsamasını" (illusion of safety) bir kez daha paramparça etti.
Sokaklarımızı devasa üst geçitler, demir parmaklıklar ve yüksek kaldırımlarla doldurmak bizi korumuyor. Bütün bunlar yayayı korumak için değil; tonlarca ağırlıktaki otomobillerin hızını kesmemek, onları yavaşlatmamak için insanı oyunun dışına itme kurnazlığından daha azı değil.
Potansiyel tehdit olan otomobili dizginlemek yerine, kurbanı kafeslere tıkıyorlar. Saatte 50 kilometre hızla kontrolünü kaybeden bir otomobil karşısında, kaldırımlar sadece sahte bir sığınaktır.
Gerçek güvenlik, kurbanı saklayarak değil, tehdidi ortadan kaldırarak sağlanır. Bunun yolu da şehir içindeki otomobil hegemonyasını ve hızı radikal bir şekilde sınırlamaktan, yani bisikletli ulaşımı ana aks haline getirmektir.
Bisiklet altyapısı, doğası gereği motorlu araç şeritlerini daraltır ve trafiği fiziksel olarak yavaşlatır. Hızın doğal olarak 30 kilometreye düştüğü bir sokakta, ölümcül kaza riski yok olur.
Trafik bu şekilde sakinleştiğinde, insanları merdiven tırmanmaya zorlayan asansörsüz üst geçitlere veya hapishane duvarını andıran parmaklıklara gerek kalmaz.
İşte bu yüzden bisiklet; yayaların ve tekerlekli sandalye kullanan engellilerin en doğal paydaşıdır. Sistemin sunduğu sahte bariyerler engellileri tecrit ederken, bisiklet odaklı sokaklar herkes için erişilebilir ve güvenlidir.
Kaldırımda yürürken ölmek istemiyorsak, otomobillerin alanını bisiklet lehine daraltmak zorundayız. İnsanı kafeslere saklayan değil, otomobili yavaşlatan bir şehir ancak güvenlidir.