Lumiere kardeşlerin sinematografı 1890’lı yılları sonuna gelmeden Avrupa’nın diğer ülkelerine ve aynı zamanda Amerika Birleşik Devletlerine ulaştı…
Özellikle ABD,
Sanayi devriminin ardından önemli ölçüde göç alıyordu…
Toplumun büyük bir kesimi düşük ücretle geçinen işçi sınıfından oluşuyordu…
Sinematograf öylesine bir ilgi görmüştü ki, “nickel odeon” denen ve yalnızca bir nickel (beş sent) bilet ücretiyle girilen çadır sinemaları ülkenin her yerine yayılmıştı…
Öylesine ilgi görüyordu ki,
Çıkan bir yangında çadırda film izleyen yüzden fazla insan can vermişti…
Sonrasında önlemler alındı ve çadır sinemaları için yeni kurallar getirildi…
ABD’de 1900’lü yılların başlarından itibaren filmler genellikle New York ve çevresinde çekiliyordu…
Ancak Thomas Edison sinema ile ilgili birçok patenti elinde bulunduruyordu ve film yapımcıları Edison’un avukatlarına her film başına önemli miktarlar ödemek zorunda kalıyorlardı…
Bazı yapımcılar bir yol buldular…
Filmleri başka bir eyalette çekmeyi planladılar…
Ülkenin batısını tercih ettiler…
Kaliforniya Los Angeles’ın Hollywood semti…
Hem daha güneşliydi hem de elverişli boş alanlara sahipti…
Üstelik bu sayede Edison’a o kadar çok ödeme yapmak zorunda kalmayacaklardı, çünkü Edison’un avukatlarının Kaliforniya sınırları içinde etkisi daha azdı…
Kısa sürede bölgedeki sinema sektörü hızla büyüdü…
Büyük film stüdyolarının doğuşu da bu döneme rastlar…
Universal Pictures, Walt Disney Studios, Paramount Pictures, Warner Bros. gibi stüdyolar kuruldu…
Artık ABD’de film stüdyolarının dışında kalarak bağımsız sinema çekebilmek neredeyse imkânsızdı…
Böylece hem yönetmenler hem de oyuncular, sözleşmelerle stüdyolara bağlandılar…
Bu tekelleşme, 1915 yılından itibaren “Hollywood sineması” şeklinde anılacak bir dönemin başlangıcı oluyordu…
***


1927 yılında çevrilen “Jazcı Kardeşler” filminde ses ilk kez kullanıldı…
Aslında bu gelişme, sessiz dönemin birçok yıldız oyuncusu için sonun başlangıcıydı…
Charlie Chaplin ile Buster Keaton bu örneklerden en bilinenleridir…
Gerçi Chaplin dehası sayesinde sinemadaki varlığını sesli film döneminde de sürdürecekti…
Buster Keaton ise, bazıları için Charlie Chaplin’den daha büyük bir yetenek olarak gösterilse de, sesli filme ayak uyduramayacak, bir süre sonra tamamen unutulacaktı…
Ne gariptir ki,
Buster Keaton bu unutulmuşluk çukurundan Charlie Chaplin sayesinde kurtulacaktı…
Chaplin, 1952 yılında çevirdiği Limelight filminde sanatçıya rol verdi…
Chaplin ve Keaton ve sessiz dönemin oyuncuları için, ön planda olan pantomimdi…
Anlatacaklarını ancak vücut diliyle anlatabiliyorlardı…
Yetenekleri, oyunculuk güçleri buna bağlıydı…
Buster Keaton örneğinde olduğu gibi pek çok Hollywood yıldızı gelişmeye ayak uyduramayarak unutuldular…
***
Peki, Türkiye ya da o zamanki adıyla Osmanlı devleti sinemayla nasıl tanıştı?
İlk çekilen film neydi?
Peki ya çekilen ilk renkli film?
Muhsin Ertuğrul’un Türk sineması için önemi neydi?
Bunları da önümüzdeki sinema yazısında konuşalım…