Afet riski, afet gerçekleşmeden çok önce oluşur.
Bir deprem, bir sel veya bir orman yangını çoğu zaman aniden ortaya çıkan bir olay olarak algılanır. Oysa bu olayların toplum üzerindeki yıkıcı etkilerini belirleyen koşullar yıllar, hatta onlarca yıl içerisinde oluşabilir. Bir yerleşim alanının hangi zeminde geliştiği, bir dere yatağının nasıl kullanıldığı, suyun doğal akışını sağlayan alanların ne ölçüde korunduğu, binaların ve altyapı sistemlerinin hangi standartlarla inşa edildiği, kamusal hizmetlerin nasıl dağıtıldığı ve insanların güvenli alanlara erişim olanakları uzun dönemli kararların sonucudur. Bu nedenle doğal tehlike ile afet riski arasındaki ayrımı doğru yapmak gerekir. Depremler, aşırı yağışlar veya fırtınalar doğal süreçlerin sonucunda meydana gelebilir. Ancak bu olayların ne ölçüde can kaybına, ekonomik zarara ve toplumsal yıkıma dönüşeceği, insanların ve yerleşimlerin tehlikelere ne kadar maruz kaldığı ve ne ölçüde kırılgan olduğu ile yakından ilişkilidir.
Bir başka ifadeyle doğal tehlikeyi her zaman önleyemesek de afet riskini azaltabilecek pek çok imkâna sahibiz. Bu ayrım, kent planlama ve tasarımının önemini açıkça ortaya koyuyor. Örneğin bir taşkın yatağında yapılaşmaya izin verilmesi yalnızca arazi kullanımına ilişkin bir tercih değildir. Aynı zamanda gelecekte o alanda yaşayacak insanların maruz kalabileceği tehlikeleri ve olası zararları etkileyen bir karardır. Bir sulak alanın doldurulması, doğal drenaj sistemlerinin değiştirilmesi veya toprağın büyük ölçüde geçirimsiz yüzeylerle kaplanması da yalnızca fiziksel çevreyi dönüştürmez. Suyun doğal dolaşımını, ekosistemlerin işleyişini ve kentin aşırı yağışlara vereceği tepkiyi değiştirir. Kentleşmenin doğal sistemler üzerindeki etkilerini yalnızca çevre koruma meselesi olarak değerlendirmememiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu sistemlerin korunması aynı zamanda insanların güvenliğini ilgilendirir.
İstanbul'daki son sel olayını bu açıdan da ele almalıyız. Elbette her su baskınının doğrudan yanlış bir planlama kararından kaynaklandığını ileri süremeyiz. Bunun için olayın gerçekleştiği yerdeki yağış özelliklerini, altyapı kapasitesini, arazi kullanımını ve diğer koşulları birlikte incelemek gerekir. Ancak kentlerin doğal su döngüsünü dikkate almadan gelişmesi, aşırı yağışların oluşturduğu riskleri artırabilecek önemli etkenlerden biridir. Üstelik iklim değişikliği, bu konuya ilişkin belirsizlikleri ve geleceğe yönelik planlama ihtiyacını daha da artırıyor.
Geçmişteki yağış istatistiklerine göre tasarlanmış bir altyapı sistemi, gelecekte karşılaşılabilecek bütün aşırı yağış koşullarında aynı performansı gösteremeyebilir. Bu nedenle kentlerin yalnızca bugünkü koşullara göre değil, değişen iklimin oluşturabileceği farklı senaryolara göre de değerlendirilmesi gerekir. Tam da bu noktada ekolojik planlama ve peyzaj mimarlığının sağlayabileceği katkılar önem kazanıyor.
Peyzaj mimarlığının sorumluluğu nerede başlıyor?
Peyzaj mimarlığı, ülkemizde çoğunlukla parkların, bahçelerin, rekreasyon alanlarının ve kentsel yeşil alanların tasarımıyla ilişkilendiriliyor. Oysa peyzaj mimarlığının bilimsel ve mesleki kapsamı bundan çok daha geniş. Toprak, su, iklim, bitki örtüsü, topografya, ekosistemler ve insan faaliyetleri arasındaki ilişkilerin birlikte değerlendirilmesi, peyzaj planlama ve tasarımının temel çalışma alanlarından biridir.
Dolayısıyla peyzaj mimarlığı yalnızca yapılaşmış çevre içerisinde kalan boşlukları düzenleyen bir meslek olarak görülmemelidir. Kentlerin ve kırsal alanların doğal sistemlerle ilişkisini ele alan, bu sistemlerin korunmasına ve sürdürülebilir kullanımına katkı sağlayan bir planlama ve tasarım disiplinidir.
Bu bilgi birikimi, afet risklerinin azaltılmasında önemli imkânlar sunuyor. Örneğin sel ve taşkın risklerinin yönetiminde geleneksel mühendislik yaklaşımı, çoğunlukla yağmur suyunun mümkün olduğunca hızlı toplanması ve borularla, kanallarla ya da diğer drenaj yapılarıyla uzaklaştırılması üzerine kuruludur. Bu altyapılar kuşkusuz gereklidir. Ancak kentler büyüdükçe, geçirimsiz yüzeyler arttıkça ve aşırı yağış koşulları değiştikçe yalnızca mevcut drenaj kapasitesini artırmanın her durumda yeterli olmayabileceği görülüyor. Bu nedenle suyun kent içerisindeki hareketini bütüncül biçimde değerlendiren yaklaşımlara ihtiyaç duyuluyor.
Doğal taşkın alanlarının korunması, dere koridorlarının ekolojik işlevleriyle birlikte ele alınması, uygun alanlarda yağmur bahçelerinin, biyolojik hendeklerin, geçirgen yüzeylerin, yağmur suyu tutma ve geciktirme sistemlerinin geliştirilmesi bu yaklaşımın bileşenleri olabilir. Son yıllarda daha fazla gündeme gelen sünger kentler ve doğa temelli çözümler, bu bakımdan önemli olanaklar sunuyor. Ancak burada da önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bir kente daha fazla ağaç dikmek, yeni parklar oluşturmak veya geçirimsiz yüzeylerin bir bölümünü yeşillendirmek tek başına afet risklerinin yeterince azaltıldığı anlamına gelmez. Bir müdahalenin gerçekten etkili olabilmesi için havzanın büyüklüğünün, yağış özelliklerinin, toprak yapısının, eğimin, yeraltı suyu koşullarının, mevcut altyapının ve arazi kullanımının birlikte değerlendirilmesi gerekir.
Dolayısıyla doğa temelli çözümler, her koşulda geleneksel mühendislik altyapısının yerini alabilecek mucizevi yöntemler olarak görülmemelidir. Bunlar bilimsel analizlerle doğru konumlandırıldıklarında, geleneksel altyapıyı tamamlayan ve aynı zamanda başka ekolojik ve toplumsal yararlar sağlayabilen uygulamalardır.
Nitekim uygun biçimde planlanmış yeşil ve mavi altyapı sistemleri yalnızca su yönetimine katkı sunmaz. Kentsel ısı adası etkisinin azaltılması, biyoçeşitliliğin desteklenmesi, hava kalitesinin iyileştirilmesi ve insanların sağlıklı açık alanlara erişiminin artırılması gibi farklı işlevleri de yerine getirebilir. Buradaki temel yaklaşım, doğal sistemlerin kent planlamasında sonradan değerlendirilecek ikincil unsurlar olarak değil, gelişme kararlarını yönlendiren temel bileşenler olarak ele alınmasıdır. Aslında peyzaj mimarlığının sahip olduğu en önemli potansiyellerden biri de burada yatıyor.
Afet öncesinde, sırasında ve sonrasında
Geçtiğimiz cuma günkü sunumumda özellikle üzerinde durduğum konu, peyzaj mimarlığının afetlerle ilişkisinin yalnızca afet sonrasındaki iyileştirme ve yeniden tasarım çalışmalarıyla sınırlandırılmaması gerektiğiydi. Çünkü afetlerden sonra yapılan çalışmalar ne kadar başarılı olursa olsun, kaybettiğimiz insanları geri getiremez. Bu nedenle önceliğimiz, mümkün olan riskleri afet gerçekleşmeden önce azaltmak olmalıdır.
Afet öncesinde peyzaj mimarlığı; ekolojik eşiklerin ve hassas alanların belirlenmesi, arazi kullanım kararlarının değerlendirilmesi, doğal tehlikelere maruz alanların analiz edilmesi, yeşil ve mavi altyapı sistemlerinin planlanması ve güvenli açık alan ağlarının oluşturulması gibi çalışmalara önemli katkılar sağlayabilir. Deprem riski yüksek yerleşimlerde, diğer ilgili disiplinlerle birlikte yerleşime uygunluk kararlarının geliştirilmesi ve güvenli açık alan sistemlerinin planlanması önemlidir. Sel riski bulunan kentlerde ise suyun doğal hareketinin anlaşılması, taşkın alanlarının korunması ve uygun müdahalelerin belirlenmesi öncelik taşır. Orman yangınları açısından değerlendirildiğinde, yerleşimlerle orman alanları arasındaki ilişkilerin, bitki örtüsünün özelliklerinin, yangın yayılımını etkileyen peyzaj örüntülerinin ve güvenli erişim olanaklarının değerlendirilmesi benzer biçimde önemlidir.
Afet sırasında ise daha önce alınan planlama ve tasarım kararlarının gerçek değeri ortaya çıkar. Bir deprem sonrasında insanların güvenle ulaşabilecekleri açık alanların bulunması, bu alanların yeterli kapasiteye sahip olması, erişim güzergâhlarının kullanılabilir durumda kalması ve geçici barınma ihtiyaçlarının karşılanabilmesi büyük önem taşır. Ancak bir parkın günlük yaşamda rekreasyon amacıyla kullanılması, afet sırasında otomatik olarak güvenli bir toplanma alanı olduğu anlamına gelmez. Böyle bir alanın zemin özelliklerinden kapasitesine, çevresindeki yapılardan erişilebilirliğine kadar pek çok ölçüt bakımından önceden değerlendirilmiş olması gerekir. Aynı şekilde taşkın ve yangın tehlikelerinde güvenli tahliye güzergâhları, geçici toplanma noktaları ve kritik hizmetlere erişim de mekânsal planlama açısından önemlidir.
Afet sonrasında ise daha farklı ve karmaşık sorumluluklar ortaya çıkar. Yıkılmış yerleşimleri yeniden kurarken yalnızca kaybedilen yapı stokunu yerine koymak yeterli değildir. Doğal sistemlerin iyileştirilmesi, kültürel ve toplumsal belleğin korunması, insanların yaşamlarını sürdürebilecekleri güvenli ve sağlıklı mekânların oluşturulması da yeniden yapılanmanın ayrılmaz parçaları olmalıdır. Özellikle büyük afetlerin ardından ortaya çıkan hızlı yeniden inşa baskısı, geçmişteki bazı yanlış kararların tekrarlanmasına yol açabilir. Bu nedenle yeniden yapılanma sürecinin yalnızca ne kadar hızlı tamamlandığına değil, gelecekteki riskleri ne ölçüde azalttığına da bakmalıyız. Aynı alanlarda yeniden yapılaşmak gerçekten güvenli midir? Geçmişteki yerleşim düzeni hangi kırılganlıkları barındırıyordu? Yeni yapılaşma kararları bu kırılganlıkları ortadan kaldırıyor mu, yoksa başka biçimlerde yeniden mi üretiyor?
Antakya'nın yeniden yapılanmasını da bu sorular çerçevesinde değerlendirmek gerektiğine inanıyorum. Bir kentin yeniden kurulması, geçmişte var olan fiziksel yapıların mümkün olduğunca hızlı yeniden üretilmesinden ibaret değildir. Kentin doğal ve kültürel peyzajının, toplumsal hafızasının, tarihsel kimliğinin ve insanların mekânla kurduğu ilişkinin de dikkate alınması gerekir. Çünkü bir kenti dirençli yapan yalnızca binalarının sağlamlığı değildir. İnsanların güvenli biçimde yaşayabilmeleri, toplumsal ilişkilerini sürdürebilmeleri ve yaşadıkları yere yeniden aidiyet duyabilmeleri de dirençliliğin önemli bileşenleridir.
Bütün bu çalışmalar elbette tek başına peyzaj mimarlığı tarafından gerçekleştirilemez. Mimarlık, mühendislik, şehir ve bölge planlama, yer bilimleri, ekoloji, sosyal bilimler ve kamu yönetimi gibi farklı alanların birlikte çalışması gerekir. Ancak peyzaj mimarlığının sahip olduğu ekolojik ve mekânsal bilgi birikiminin bu disiplinler arası süreçlerde yeterince değerlendirilmemesi de önemli bir eksikliktir.
Devam edecek...