Geçenlerde Nature Climate Change dergisinde yayımlanan bir makaleye rastladım.
Başlığı dikkat çekiciydi: “Failure to track a stable AMOC state under rapid climate change.” Türkçeye biraz serbest çevirirsek, “Hızlı iklim değişimi altında AMOC'nin kararlı durumunu sürdürememesi” gibi okunabilir. René van Westen, Reyk Börner ve Henk Dijkstra tarafından yapılan çalışma, iklim sisteminin en önemli bileşenlerinden biri olan Atlantik Meridyonel Devrilme Dolaşımını, yani AMOC'yi inceliyor. AMOC'yi çoğumuz günlük hayatımızda düşünmeyiz. Atlantik'in yüzeyinde ve derinliklerinde hareket eden devasa bir su dolaşım sistemi. Tropik bölgelerdeki sıcak suyu kuzeye taşıyor, yüksek enlemlerde soğuyan ve yoğunlaşan su derinlere batıyor, sonra yeniden güneye yöneliyor.
Bu dolaşım, gezegenin ısı dağılımında son derece önemli. Avrupa'nın ikliminden Atlantik'teki deniz ekosistemlerine, yağış rejimlerinden karbon döngüsüne kadar pek çok sistem onunla ilişkili. Fakat okuduğum çalışmada beni asıl düşündüren AMOC'nin kendisinden çok başka bir şey oldu. Araştırmacılar esasen şu soruyu soruyorlar: Bir doğal sistemin dayanabileceği değişimin miktarı mı daha önemlidir, yoksa değişimin hızı mı? Aradaki fark küçük görünüyorsa yanılıyoruz. Çünkü çalışma, AMOC'nin belirli bir sıcaklık eşiğine ulaşıldığında mekanik olarak çöken basit bir sistem gibi davranmayabileceğini gösteriyor. Sistemin değişime uyum sağlayabilmesi için zamana ihtiyacı var.
Model deneylerinde atmosferdeki karbondioksit çok yavaş artırıldığında okyanus sistemi değişen koşullara uyum gösterebiliyor ve oldukça yüksek sıcaklık artışlarında bile dolaşımını sürdürebiliyor. Aynı değişim daha hızlı gerçekleştiğinde ise sistemin uyum kapasitesi yetmeyebiliyor. Başka bir ifadeyle mesele yalnızca nereye vardığımız değil, oraya ne kadar hızlı gittiğimiz. Bence bu sonuç iklim biliminin sınırlarını çok aşan bir anlam taşıyor. Hatta doğayla ilişkimiz hakkında oldukça temel bir şey söylüyor.
Biz çevre sorunlarını çoğunlukla miktarlar üzerinden düşünüyoruz. Kaç derece ısınacağız? Atmosferde ne kadar karbondioksit olacak? Deniz seviyesi kaç santimetre yükselecek? Bir kentte kaç hektar yeşil alan kaldı? Bir havzadan ne kadar su çekiyoruz? Bunların hepsi önemli. Ama doğa yalnızca miktarlara tepki veren bir makine değil. Doğanın bir zamanı var. Bir ormanın değişime uyum sağlama zamanı var. Toprağın kendisini yenileme zamanı var. Bir nehrin yatağını oluşturma zamanı var. Bir türün yeni koşullara uyum sağlayabilmesi için nesiller gerekiyor. Bir ekosistemin bozulduktan sonra yeniden örgütlenmesi gerekiyor. Okyanusun bile zamanı var. Belki bizim çağımızın temel ekolojik problemi burada yatıyor.
Doğayı yalnızca çok fazla değiştirmiyoruz. Çok hızlı değiştiriyoruz. Sanayi Devrimi sonrasındaki birkaç yüzyıl, gezegen tarihi açısından neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre. Fakat bu küçücük zaman aralığında atmosferin kimyasını değiştirdik. Milyonlarca yılda oluşmuş fosil karbonu birkaç kuşak içinde atmosfere taşıdık. Nehirlerin yönünü değiştirdik. Sulak alanları kuruttuk. Ormanları parçaladık. Toprak yüzeylerini kentleştirdik. Türlerin yaşam alanlarını birbirinden kopardık. Şimdi ise şaşırıyoruz: Doğa neden uyum sağlayamıyor? Belki soru yanlış. Doğa uyum sağlayamıyor değil.
Biz doğaya uyum sağlayacak zaman bırakmıyoruz. AMOC çalışmasını okurken beni asıl düşündüren buydu. Çünkü doğadaki dirençlilik hakkında da önemli bir yanılgımız var. Dirençliliği çoğu zaman dayanıklılıkla karıştırıyoruz. Bir sistem darbeye dayanabiliyorsa dirençli olduğunu düşünüyoruz. Oysa ekolojik dirençlilik bundan daha karmaşık. Dirençlilik yalnızca darbeye dayanmak değildir. Değişimi algılayabilmek, uyum gösterebilmek, yeniden örgütlenebilmek ve temel işlevlerini sürdürebilmektir. Ama bunun için zaman gerekir.
Bir sisteme uyum kapasitesinden daha hızlı baskı uygularsanız bir noktadan sonra sistem artık eski durumunu izleyemez. Yeni bir davranış rejimine geçebilir. Ekolojide eşikler meselesinin bu kadar önemli olmasının nedeni de bu. Değişim her zaman doğrusal değildir. Bir ekosistem üzerine baskıyı yüzde on artırdığınızda sonuç mutlaka yüzde on kötüleşmez. Uzun süre çok az değişiklik gözleyebilirsiniz. Sistem direniyor gibi görünür. Biz de bundan yanlış bir sonuç çıkarırız. “Demek ki sorun yok.” Baskıyı artırmaya devam ederiz. Sonra bir noktada sistem farklı davranmaya başlar. Bir göl berraklığını kaybeder. Bir sulak alan su tutma işlevini yitirir. Bir ormanın yangın rejimi değişir. Bir tarım toprağı üretkenliğini kaybeder. Bir akarsu ekosistemi başka bir duruma geçer. Ve bu değişim bazen bizim beklediğimizden çok daha hızlı gerçekleşir.
İklim sistemindeki “devrilme noktaları” tartışmasının rahatsız edici tarafı da burada. İnsan zihni doğrusal düşünmeyi seviyor. Bir derece sıcaklık artarsa biraz sorun olur. İki derece olursa iki kat sorun olur. Üç derece olursa üç kat. Doğa böyle çalışmak zorunda değil. Bir noktaya kadar oldukça kararlı görünen bir sistem, belirli koşullar altında bambaşka bir davranış biçimine geçebilir. Üstelik eski haline dönmesi, onu bozmak kadar kolay olmayabilir. Bu nedenle AMOC'nin gerçekten çöküp çökmeyeceğini veya bunun hangi tarihte gerçekleşebileceğini tartışmak elbette bilim açısından önemli. Ama benim açımdan çalışma bundan daha temel bir soruyu gündeme getiriyor:
Gezegeni, doğal sistemlerin uyum sağlayabileceğinden daha hızlı mı değiştiriyoruz? Cevabın giderek daha fazla “evet” olduğunu düşünüyorum. Ve mesele yalnızca küresel iklim sistemi değil. Aynı hatayı kentlerimizde de yapıyoruz. Bir havzayı birkaç on yıl içerisinde yapılaştırıyoruz. Binlerce yılda oluşmuş toprakları birkaç yılda geçirimsiz yüzeylere dönüştürüyoruz. Bir dere sistemini kısa sürede beton kanallara sıkıştırıyoruz. Kıyıları dolduruyoruz. Sulak alanları küçültüyoruz.
Kent çevresindeki doğal peyzajı parçalıyoruz. Sonra sistemin neden eskisi gibi çalışmadığını anlamaya çalışıyoruz. Taşkın olduğunda daha büyük yağmur suyu kanalları yapıyoruz. Sıcaklık yükseldiğinde daha fazla klima kullanıyoruz. Su azaldığında daha uzaktan su getirmeye çalışıyoruz. Kıyı erozyonu arttığında daha büyük beton yapılar inşa ediyoruz. Burada temel yaklaşımımız değişmiyor.
Doğanın davranışını anlamaya çalışmak yerine doğanın verdiği tepkiye karşı daha büyük bir mühendislik müdahalesi geliştiriyoruz. Bir süre işe yarıyor. Sonra sistem yeniden cevap veriyor. Biz biraz daha büyüğünü yapıyoruz. Bu yarışın sonu yok. Çünkü karşımızdaki şey doğa değil. Biz de o sistemin içindeyiz. Uzun süredir planlama ve dirençlilik konusunda beni en fazla rahatsız eden meselelerden biri bu. Dirençlilik kavramını afet sonrasına sıkıştırdık. Deprem olur, ne kadar hızlı toparlandık? Sel olur, yolları kaç günde açtık? Yangın çıkar, ormanı kaç yılda yeniden ağaçlandırdık? Bunlar elbette önemlidir. Ama bana göre gerçek dirençlilik başka bir yerde başlıyor. Bir sonraki kırılma yaşanmadan önce öğrenebilme kapasitesinde. Bir havzanın davranışının değiştiğini gördüğümüzde yapılaşma kararımızı değiştirebiliyor muyuz?
Bir kent sürekli ısınıyorsa planlama anlayışımızı değiştirebiliyor muyuz? Bir tarım bölgesinde su rejimi değişiyorsa hâlâ geçmiş yüzyılın ürün desenini sürdürmekte ısrar ediyor muyuz? Kıyı sistemlerinin gelecekte bugünkü gibi davranmayacağını biliyorsak hâlâ bugünün kıyı çizgisine göre mi yatırım yapıyoruz? Bilim bize doğanın değiştiğini söylüyor. Ama daha zor soru şu: Biz değişebiliyor muyuz? Burada teknoloji meselesine de değinmek gerekiyor. Çünkü her büyük çevresel sorun ortaya çıktığında çözümü giderek daha fazla teknolojide arıyoruz. Daha güçlü modeller. Daha fazla uydu. Daha büyük veri setleri. Yapay zekâ. Dijital ikizler. Karar destek sistemleri. Bunların hepsi gerekli ve çok değerli araçlar.
Ben de çalışmalarımda bu araçların sağladığı olanakların önemli olduğunu düşünüyorum. Ama bir şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Daha iyi görmek ile daha doğru karar vermek aynı şey değildir. Bir yapay zekâ sistemi size hangi bölgenin otuz yıl sonra daha büyük taşkın riski altında olduğunu gösterebilir. Ama o bölgeyi yapılaşmaya açıp açmamak hâlâ bir insan kararıdır. Uydu görüntüleri bir havzadaki orman kaybını santimetrik hassasiyetle gösterebilir. Ama ormanı korumak siyasi ve toplumsal bir tercihtir.
En gelişmiş iklim modeli önümüzdeki yıllarda su kıtlığının artacağını söyleyebilir. Ama suyu nasıl kullanacağımıza model karar vermez. Biz veririz. Bu nedenle teknolojiye duyduğumuz güven bazen başka bir sorunu örtüyor: Karar verme biçimimizi değiştirmek istemiyoruz. Oysa AMOC çalışmasının bana hatırlattığı temel ders tam tersine işaret ediyor.
Sistemin sınırlarını daha fazla zorlamanın yollarını aramak yerine, sistemin uyum kapasitesini anlamamız gerekiyor. Benim son dönemde “Nature-Based Intelligence”, yani doğa temelli zekâ kavramı üzerine düşünürken giderek daha fazla önem verdiğim nokta da bu. Doğadan öğrenmek yalnızca termit yuvasından havalandırma sistemi, lotus yaprağından su geçirmez yüzey tasarlamak değildir. Bu yaklaşım bana fazla yüzeysel geliyor. Doğanın asıl zekâsı nesnelerinde değil, işleyiş biçiminde. Çeşitlilikte. Dağıtık yapılarda. Yedeklilikte. Geri besleme mekanizmalarında. Döngüsellikte. Uyarlanabilirlikte. Ve belki hepsinden önemlisi, zamanda.
Doğal sistemler değişir. Ama çoğunlukla değişimi sindirebilecek süreçlere sahiptirler. Sorun, bizim bu süreçlerden çok daha hızlı hareket etmeye başlamamız. Bir ağacın büyüme hızını ekonomik takvimimize göre belirleyemeyiz. Bir toprağın oluşum süresini yatırım programına sığdıramayız. Bir akiferin yeniden dolmasını bütçe yılıyla hızlandıramayız. Okyanusun kendisini yeniden düzenleme hızını da ekonomik büyüme hedeflerimize göre değiştiremeyiz.
Doğanın zamanı ile insan ekonomisinin zamanı arasındaki makas giderek açılıyor. Belki sürdürülebilirlik tartışmasının merkezine artık bu meseleyi koymamız gerekiyor. Ne kadar tükettiğimiz kadar ne kadar hızlı tükettiğimizi. Ne kadar değiştirdiğimiz kadar ne kadar hızlı değiştirdiğimizi. Ne kadar büyüdüğümüz kadar sistemlere bu büyümeye uyum sağlamaları için ne kadar zaman bıraktığımızı. Çünkü eşiklerin nerede olduğunu her zaman kesin olarak bilmiyoruz. AMOC konusunda da bilmiyoruz.
Bilimsel dürüstlük bunu söylemeyi gerektiriyor. Bir model çalışması geleceğin kesin fotoğrafı değildir. AMOC'nin belirli bir sıcaklıkta kesin olarak çökeceğini bugün söyleyemeyiz. Ama belirsizliği yanlış yorumlamamak gerekir. Bilmemek, risk olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, sonuçları çok büyük olabilecek sistemlerde belirsizlik daha ihtiyatlı davranmayı gerektirir.
Uçurumun tam olarak nerede başladığını bilmiyorsanız sisli havada daha hızlı gitmezsiniz. Yavaşlarsınız. Bugünkü iklim politikalarının temel problemi belki de burada. Biz hâlâ uçurumun tam koordinatını tartışıyoruz. Oysa araç hızlanmaya devam ediyor. Van Westen ve arkadaşlarının çalışmasının bende bıraktığı en kuvvetli düşünce bu oldu. Belki de gezegenin bize verdiği en önemli mesaj “buraya kadar gelemezsiniz” değildir. Çok daha incelikli bir şey söylüyor olabilir:
Bu kadar hızlı gelemezsiniz. Bu ayrım önemli. Çünkü doğanın sınırlarından söz ettiğimizde çoğu insan bunu insan gelişmesine karşı bir yasaklar listesi gibi algılıyor. Oysa mesele gelişmeyi durdurmak değil. İnsan sistemlerinin hızını, doğanın uyum kapasitesiyle yeniden ilişkilendirmek. Kentlerimizi buna göre planlamak. Ekonomimizi buna göre düşünmek.
Kaynak kullanımını buna göre düzenlemek. Ekosistemlere yalnızca alan değil, zaman da bırakmak. Belki gerçek dirençlilik budur. Her darbeye karşı daha kalın duvarlar yapmak değil. Değişimin hızını okuyabilmek. Gerektiğinde yavaşlamak. Yön değiştirmek. Sistemin kendisini yeniden örgütlemesine izin vermek. Milyarlarca yıllık yaşam tarihinin bize öğrettiği önemli bir gerçek var. Hayatta kalan sistemler değişmeyenler olmadı. Değişebilenler oldu. Ama değişebilmek için onların da zamana ihtiyacı vardı.
Şimdi soru bize dönüyor. Doğaya o zamanı bırakacak kadar akıllı mıyız?