Geçtiğimiz hafta İstanbul'da yaşanan şiddetli yağışlar, kentlerimizin doğal tehlikeler karşısındaki kırılganlığını bir kez daha gözler önüne serdi.

Sular altında kalan yollar, su baskınına uğrayan evler ve iş yerleri, mahsur kalan araçlar, günlük yaşamı kesintiye uğratan görüntüler… Ne yazık ki bu olay sırasında, yağmur suyunun biriktiği bir alanda elektrik akımına kapılan 14 yaşındaki bir çocuğumuzun hayatını kaybetmesi, yaşananların yalnızca maddi hasar ve ulaşım aksaklıklarından ibaret olmadığını acı biçimde hatırlattı.
İstanbul Valiliğinin açıklamasına göre 14 Ekim'de, sabah saatlerinden akşama kadar geçen sürede acil yardım birimlerine 2.518 ihbar ulaştı. Bunların 1.277'si su baskınıyla ilgiliydi. Kentin farklı bölgelerinde yağış miktarları büyük değişkenlik gösterirken bazı ilçelerde oldukça yüksek değerlere ulaştı. Bütün bunlar, milyonlarca insanın yaşadığı bir metropolün aşırı hava olayları karşısında nasıl etkilenebildiğini gösteriyor. Ancak İstanbul'da yaşananları değerlendirirken yalnızca yağışın şiddetine odaklanmamız, üzerinde düşünmemiz gereken daha temel bir meseleyi gözden kaçırmamıza neden olabilir. Çünkü bir meteorolojik olayın afete dönüşmesinde doğanın davranışı kadar, bizim doğayla kurduğumuz ilişki de belirleyicidir.
Yağmurun ne zaman ve ne şiddette yağacağını kontrol edemeyiz. Ancak yağmur suyunun hangi yüzeylerle karşılaşacağını, nerelerden akacağını, hangi alanlarda tutulabileceğini ve nerelerde tehlikeli biçimde birikebileceğini etkileyen çok sayıda karar verebiliriz. Bu kararların önemli bir bölümü de henüz kentler planlanırken, arazi kullanımları belirlenirken ve yapılaşma kararları alınırken verilir. Dolayısıyla her sel olayının ardından altyapı kapasitesini, tıkanan mazgalları veya yağışın olağanüstü şiddetini tartışmak gerekli olmakla birlikte yeterli değildir. Belirli bir su baskınının nedenlerini ortaya koymak için elbette ayrıntılı meteorolojik, hidrolojik ve mühendislik incelemeleri gerekir. Fakat daha geniş ölçekte sormamız gereken soru şudur:
Kentlerimizi doğal süreçleri dikkate alarak mı geliştiriyoruz, yoksa doğanın işleyişini istediğimiz gibi değiştirebileceğimizi varsayarak mı?
Bu soru yalnızca İstanbul için değil, Türkiye'deki bütün kentler için önem taşıyor. İlginç bir rastlantıyla, İstanbul'da yaşanan sel olayından iki gün sonra, geçtiğimiz cuma günü, Uluslararası Peyzaj Mimarları Federasyonu (International Federation of Landscape Architects, IFLA) tarafından düzenlenen uluslararası bir çalıştayda tam da bu konularla ilişkili bir sunum gerçekleştirdim.
IFLA'nın Afet Risklerinin Azaltılması ve Dirençlilik Çalışma Programı (Disaster Risk Reduction and Resilience Working Programme) kapsamında başlatılan uluslararası çalıştay serisi, peyzaj mimarlığının afetlerin önlenmesi, risklerin azaltılması, afetlere hazırlık ve afet sonrası iyileşme süreçlerindeki rolünü ele alıyor. Amaç, dünyanın farklı bölgelerinde edinilen deneyimleri bir araya getirerek bu alandaki mesleki ve bilimsel bilgi birikiminin uygulamaya aktarılmasını sağlamak. Çalışma programının direktörlüğünü, Norveç Yaşam Bilimleri Üniversitesi (Norwegian University of Life Sciences, NMBU) Peyzaj Mimarlığı Bölümü öğretim üyesi ve Landscape Architecture for Global Sustainability uluslararası yüksek lisans programının direktörü Doç. Dr. Maria Gabriella Trovato yürütüyor. Afetler, çatışmalar ve çevresel krizlerden etkilenen coğrafyalarda peyzajın iyileştirilmesi üzerine önemli çalışmaları bulunan Trovato, aynı zamanda Eskişehir Teknik Üniversitesi koordinasyonunda yürüttüğümüz EPD-Net projesinin de araştırmacılarından biri.
Trovato, projemizin 6. iş paketi olan Sürdürülebilirlik ve Sonuçların Kullanımı (Sustainability and Exploitation) çalışmalarının eş sorumluluğunu, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Şükran Şahin ile birlikte üstleniyor. Bu iş paketinde, proje kapsamında geliştirilen eğitim içeriklerinin, dijital araçların ve uluslararası işbirliği ağının proje süresi tamamlandıktan sonra da etkin biçimde kullanılabilmesi, geliştirilen bilgi ve deneyimin farklı kurumlara aktarılabilmesi ve çalışmaların sürdürülebilirliğinin sağlanması hedefleniyor.
Dolayısıyla IFLA'nın başlattığı bu girişim ile EPD-Net arasında yalnızca bilimsel yaklaşım bakımından bir yakınlık bulunmuyor. Aynı zamanda uluslararası ortak çalışmalarımıza dayanan, eğitim ve uygulama alanlarında geliştirilebilecek somut bir işbirliği zemini de mevcut.
Üç oturumdan oluşan çalıştay serisinin 16 Ekim'de gerçekleştirilen ilk toplantısında depremler ve yeniden yapılanma konusu ele alındı. Farklı ülkelerden uzmanların katıldığı oturumda ben de panelist olarak, 6 Şubat 2023 depremlerinin doğduğum kent Antakya üzerindeki etkilerini ve bu deneyimden hareketle peyzaj mimarlığının afetler karşısındaki sorumluluklarını değerlendirdim. Serinin 13 Kasım'da düzenlenecek ikinci oturumunda seller ve su kaynaklı afetler, 11 Aralık'taki üçüncü oturumunda ise orman yangınları ve peyzaj dirençliliği tartışılacak. Aslında sunumum 6 Şubat depremlerini merkeze almakla birlikte vermek istediğim mesaj yalnızca depremlerle ilgili değildi. İstanbul'da yaşanan son sel gibi olayların neden ağır sonuçlar doğurduğunu, bu sonuçların azaltılmasında planlama ve tasarımın nasıl bir sorumluluk taşıdığını ve peyzaj mimarlığının afet öncesinde, sırasında ve sonrasında nasıl katkılar sağlayabileceğini de tartışmaya açmak istedim.
“Neredesin Sen?”
Çalıştaydaki sunumumun başlığı “Where Are You?”, yani “Neredesin Sen?” idi.
Bu başlığı seçmemin nedeni, Antakya'da yaşananların benim için hiçbir zaman yalnızca bilimsel bir araştırma konusu olmaması. Antakya benim doğduğum şehir. Çocukluğumun, ailemin, arkadaşlarımın ve anılarımın şehri. Binlerce yıllık tarihi boyunca farklı kültürlerin, inançların ve yaşam biçimlerinin bir arada var olduğu, kendine özgü bir kimliğe sahip medeniyetler coğrafyası.
6 Şubat 2023'te bu şehrin büyük bölümü birkaç dakika içinde yıkıldı. Ancak yıkılan yalnızca binalar değildi. Mahalleler, sokaklar, meydanlar, insanların gündelik yaşamlarını sürdürdükleri mekânlar da ortadan kalktı. Kentin kültürel ve toplumsal belleği ağır biçimde zarar gördü. İnsanların geçmişleriyle, anılarıyla ve yaşadıkları yerle kurdukları bağlar parçalandı. Deprem sonrasında ortaya çıkan yıkımı yalnızca fiziksel hasar üzerinden değerlendirmek, yaşanan kaybın önemli bir boyutunu göz ardı etmek anlamına gelir. Çünkü kent dediğimiz şey, yapıların ve altyapı sistemlerinin toplamından çok daha fazlasıdır. İnsanların yaşamları boyunca biriktirdikleri ilişkilerin, deneyimlerin, hatıraların ve aidiyetlerin mekânsal karşılığıdır.
Sunumumda önce Anadolu Ajansının hazırladığı, Antakya'nın deprem öncesindeki ve sonrasındaki görüntülerini karşılaştıran bir video paylaştım. Katılımcılardan yalnızca yıkılmış yapılara değil, kentin yerleşim düzenine, açık alanlarına, doğal çevresiyle ilişkisine ve yıkımın mekânsal boyutlarına da dikkat etmelerini istedim. Ardından Karsu'nun seslendirdiği “Neredesin Sen?” şarkısıyla hazırlanan kısa bir film gösterdim. Depremden sonra bu soru, enkaz başlarında yakınlarını arayan insanların sesinde çok ağır bir anlam kazanmıştı. Bir annenin çocuğunu, bir çocuğun annesini, bir insanın eşini, kardeşini veya arkadaşını ararken sorduğu o korkunç soru…
Neredesin sen?
Fakat bu sorunun yalnızca depremde yakınlarını kaybeden insanların yaşadığı çaresizliği anlatmadığını düşünüyorum. Aynı zamanda bizlere, mesleklerimize, bilim dünyasına ve kentlerin geleceğine ilişkin kararlar veren herkese yöneltilmiş bir soru bu. İnsanların yaşamını koruyabilecek bilgiye sahipken neredeyiz? Riskler henüz oluşurken, yanlış kararlar alınırken, doğal sistemlerin işleyişi değiştirilirken neredeyiz? Bildiğimiz tehlikelerin ağır sonuçlar doğurmasını önlemek için ne yapıyoruz? Çünkü 6 Şubat depremlerinden önce de fay hatlarını biliyorduk. Zemin özellikleri, yerleşim alanlarının tehlikelere açıklığı, yapılaşma koşulları ve olası depremlerin etkileri konusunda önemli bir bilimsel bilgi birikimine sahiptik.
Elbette bütün riskleri eksiksiz biçimde öngörebildiğimizi söyleyemeyiz. Ancak bildiklerimizin önemli bir bölümünü yeterince etkili biçimde uygulamaya dönüştüremediğimiz de ortada.
Benzer bir durum sel ve taşkın tehlikeleri için de geçerli. Kentlerimizin içinden geçen dereleri, su toplama havzalarını, doğal drenaj sistemlerini, taşkın yataklarını ve topoğrafik özelliklerini biliyoruz. Geçmişte su baskını yaşanan alanları belirleyebiliyor, farklı yağış senaryolarını modelleyebiliyor, arazi kullanımındaki değişimlerin yüzey akışını nasıl etkileyebileceğini hesaplayabiliyoruz. Buna rağmen kimi zaman derelerin doğal akış alanlarını daraltıyor, suyun yayılabileceği alanları yapılaşmaya açıyor, geçirgen yüzeyleri azaltıyor ve ortaya çıkan sorunları daha sonra altyapı yatırımlarıyla çözmeye çalışıyoruz. Burada karşı karşıya olduğumuz mesele, bilimsel bilgi eksikliğinden çok daha kapsamlı. Asıl sorunlardan biri, sahip olduğumuz bilgiyi planlama kararlarına, kamu politikalarına ve uygulamalara yeterince dönüştüremememiz.
Devam edecek…